Mitoloji Nedir? Fars Mitolojisi; Anlamı, Kapsamı, Kaynakları

Milletlerin kültürlerinde özellikle yeni yılın başlamasında, mevsimlerin bitiş ya da başlangıçlarında düzenlenen törenler, klasik toplumların gerçek zamanlı tarihsel olaylar çerçevesinde, gerçekdışı efsanevi olaylar arasında bir ilişki kurma çabaları vardır. İran’da bu tür özelliklere sahip olan nevruz ve mihregân kutlamaları, geçmişlerinin çok eski klasik devirlere dayanmasıyla ayrıca dikkat çekerler.18 dk


Mitleri, doğuşlarını ve anlamlarını yorumlayıp inceleyen bilim dalı olan mitoloji bir ulusa, bir dine ve uygarlığa dair mitleri konu alır. Bir bakıma eskiçağlarda yaşamış insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilere ve dinsel inanışlara bakış açılarının yorumlanışı olarak nitelenen mitolojinin konusu ilkel insanlar ve insanüstü varlıkların başından geçen masalsı olaylardır.

Her ulusun mitolojisi o ulusun tarihini, efsanelerini, destanlarını ve kahramanlık öykülerini, tanrılarını ve inanç sistemlerini, masallarını ve söylencelerini barındırır. Mitoloji, hayali bir anlatım içine, hayallerde yer etmiş yarı tanrılar ve kahramanların hikâyelerini de katan ve ilk çağlara, daha doğrusu arkaik bir zaman türüne, tarihsel zaman ötesindeki başlangıç zamanına dayanan bir öykü anlatım biçimidir.

İnsan hayatının temellerinden olan inanışlar çoğunlukla inançlar, ayinler, kutsal yerler ve inananlardan oluşan dört esas üzerinde yükselir. İlk insan topluluklarının yaşadığı çeşitli sosyal oluşum ve gelişmelerden etkilenerek bunların belirgin ve özel aşamalarında meydana gelmiş ve herkesin inandığı kutsal değerleri içeren genel bir terim olarak mitoloji, daha en eski
çağlarda bile bizim algıladığımız gerçek zaman boyutları ve sınırlarından farklı zamanlarda gerçekleşmiş, dünyanın yaratılmasıyla sonuçlanmış ya da geleceğin çok uzak zamanlarında gerçekleşecek olan ve genellikle kutsallar, tanrılar, insanüstü yaratıklar, olağanüstü olaylara dair rivayetlerle dopdoludur. Başlangıç ve bitiş zamanları mitolojide özel zaman terimleridir.

İlk çağlarda tarih kavramı, hikâye ve efsanelerle karıştırılmış tarihsel bilgiler ile efsaneler ve hikâyelerin iç içe yer aldığı sözlü aktarımlardan oluşur. Bir hanedanın veya milletin bireyleri, atalarının hayat hikâyelerini ve yaşadıkları dönemlere ait olayları sonraki kuşaklara rivayet ve efsanelerle aktarır. Uygarlık geliştikçe bunlar yazıya geçirildi, bu arada gerçek içerik ve
boyutlarının yanı sıra tarihsel renkler ve boyutlar da kazanmaya başladılar.

Çoğu zaman mitlerle iç içe giren efsaneler, insanların sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktardıkları hikâyemsi anlatılardır. Özellikle tarih öncesi devirlerde kavimlerin göç edişleri ve tarihin çeşitli evrelerinde milletlerin zaman zaman birbirlerine karışmaları sonucunda, bazı tarihsel gerçeklerin asıl halleri kaybolmuş, sonraki kuşaklar üzerinde önemleri ve yaygınlıkları oranında izler bırakan bu gerçeklerin yerlerini sözlü aktarımla kuşaktan kuşağa geçen efsaneler almaya başlamıştır. Gerçekte bir doğa olayını ya da doğrudan insanlarla ilgili olayları konu olan bir efsane, aşamalı olarak tarihsel bir gelişme özelliği kazanmış, doğaüstü bir varlık ya da bir başka nesne şeklinde belirerek zihinlerde canlandırılmış ve sonuçta efsane, tarihe dönüşmüştür. Bu tür dönüşümler yaşayan efsaneler, yazıya geçirilmeden –milletlerin kutsal yazıtlarında, dinsel içerikli edebi metinlerde, tarihçilerin eserlerinde veya gezginlerin seyahatnâmelerinde yer almadan– önce sözlü olarak
aktarılmaları nedeniyle bazı dış etkenlerin yoğun müdahalelerine, kasıtlı ya da kasıtsız ekleme ve eksiltmelere maruz kalmışlardır. Bu yüzden mitolojide, gerçek dünya ile zihinlerde canlandırılan hayali dünya çoğunlukla iç içe girerek birbirine karışır, gerçek olayların ortaya çıktığı zamanlar varlıklarını yitirerek hayali bir zamana dönüşür. Tanrılar insan görünümünde
hayal edilirken, insanlar da fiziğin ve doğanın ötesinde güç ve özellikler elde eder, fizikötesi varlıklar tarih meydanını ve gerçek zaman alanını işgal ederler.

Atalara gösterilen aşırı tutkunluk, gerçek zaman dilimlerinde yaşayıp unutulup gitmiş ataları hayali zaman sürecinin sınırsız sonsuzluklarına çekmekte, onlardan tanrı ve tanrıçalar türetmektedir. Seller, depremler, tufanlar, volkanik patlamalar, uzun kuraklık ve kıtlıklar gibi doğanın derin etkiler bırakmış faciaları, gerçek zamanlarla ilişkili büyük olaylar sonucunda
yaşanan değişimler, sonraki kuşakların belleklerinde tanrıların ya da kendileri ölümlü, ama ölümsüzlerin desteğini almış efsanevi kahramanların müdahaleleriyle zaman içinde efsanelere dönüşmekte, kavimlerin gelenek ve görenekleri çeşitli törenlerinin ve bayramlarının kaynağını oluşturmaktadır.

Mitolojik anlatımın en önemli özelliği, onun zaman içinde yerleştiği çerçevedir. Bu, bir sonluluk ve fani oluş damgasını sırtında taşıyan “zaman” ve “tarih”in dışında, çok özel bir zaman ve tarih boyutu taşır. Zaten mitolojik anlatımların geçerliliği de sözü edilen zaman ve mekânın dışında gerçekleşmesinde yatmaktadır. Mitolojilerdeki “zaman” kavramı çok özel bir konum ve anlama sahiptir, başka bir deyişle yoğun bir zaman söz konusudur. Birey kendisinin sahneye çıktığını hisseder, böylece başlangıç zamanındaki kahraman olur, yani bu dinsel ayin “mit”i yeniden gerçekleştirir, ona yaşama imkânı sağlar.

Milletlerin kültürlerinde özellikle yeni yılın başlamasında, mevsimlerin bitiş ya da başlangıçlarında düzenlenen törenler, klasik toplumların gerçek zamanlı tarihsel olaylar çerçevesinde, gerçekdışı efsanevi olaylar arasında bir ilişki kurma çabaları vardır. İran’da bu tür özelliklere sahip olan nevruz ve mihregân kutlamaları, geçmişlerinin çok eski klasik devirlere dayanmasıyla ayrıca dikkat çekerler. Özgün ve bir o kadar da ilginç törenlerle kutlanan nevruz, batı İranlıların Mezopotamya uygarlığıyla uzun süreli ilişkileri sayesinde Babillilerin nevruzu “zagmug”dan etkilenip onun bazı özelliklerini almış olsa da, İran kültür ve uygarlığının çizgilerini taşımaktadır. Zamanla Yunan ve Orta Asya kültürlerinin de bazı
yönleriyle yer aldığı bu törenlerde İslami dönemin kültürel özellikleri görülmektedir.

İran mitolojisi ve efsanelerine dair en eski bilgiler MÖ XV. yüzyıla aittir. İran tarihi ve tarihsel şahsiyetleri konusunda en eski bilgiler arkeolojik bulguların yanı sıra Rig Veda ve Avesta’da yer alır. Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta farklı tarihlerde kaleme alınmıştır; onun en eski bölümü Gatalar bu dinin peygamberi Zerdüşt’ün ilahileridir ve araştırmacıların çoğu bu ilahilerin MÖ VI. yüzyılda yazıldığı kanısındadır.

Zerdüşt’le ilgili diğer konular gibi yaşadığı zaman da çok karanlıktır ve rivayetlerle doludur. Araştırmacıların çoğu Zerdüşt’ün yaşadığı dönem olarak MÖ 600’lü yılları gösterir. Melikuşşuarâ Bahâr, Zerdüşt’ün MÖ 660-583 arasında yaşadığını, otuz yaşında peygamber olarak gönderildiğini söyler. Bu konuda çeşitli rivayetler varsa da, Zerdüşt dinine inananların geleneksel kabullerine göre İskender’den üç yüzyıl önce yaşadığına inanılan Zerdüşt’ün hayatı şu şekilde kayıt altına alınmıştır: Zerdüşt MÖ 660’da dünyaya gelmiş, 20 yaşında inzivaya çekilmiş, 30 yaşında peygamber olarak gönderilmiş, 618’de Urûmiyye gölü kıyılarındaki Sebelân dağında Keyani hükümdarı Goştâsp’ı dinine bağlamış, MÖ 583’te 77 yaşında, Turanlı Ercâsp’ın saldırıları sırasında Belh’te bir ateşkedede öldürülmüştür.

Hint-İran birleşik kavminden ayrılan İranlıların beraberlerinde getirdikleri bazı destan ve rivayetler zamanla yeni vatanlarına ve yeniden şekillenmiş yapılarına da uyum sağlamıştır. Bu yüzden Hint ve İran mitolojilerindeki ortak efsanelerin farklı versiyonlarına rastlanabilir. Örneğin Cemşîd ya da Ferîdûn’un ve babasının efsanelerle karışmış destanları Sanskritçe eserlerde farklı aktarılmaktadır.

İran kahramanlık hikâyeleri ve efsanelerinin tarihi, Aryanların İran topraklarına geldikleri günlerde başlar. Hint-Avrupa kavimlerinden olan İran kavmi aşamalı olarak Asya’nın orta kesimlerinden Atlas Okyanusu kıyılarına dek yayılmış ve yenidünyanın keşfiyle birlikte birçok yere gitmişlerdir. Hint-Avrupa ırkının kollarından biri, tarihin çok eski dönemlerinden beri diğerlerine oranla çok daha önem kazanmıştır; ki oluşturduğu uygarlıklar, edebiyat ve kültür açısından diğer kollardan daha etkili olan bu kol Hint-İran koludur. MÖ 3000 yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp Hint ve İran ırkları olarak iki ayrı kola bölünmeden önce Orta Asya’da ortak din, dil, inanç ve mitolojilere sahip olan bu kavim kendisine isim olarak Aryan: şerefli sözcüğünü seçmiştir. Daha sonraki dönemlerde birbirlerinden ayrılarak Hindistan ve İran’a yerleştiklerindeyse her biri bu ismi kendisi için kullanmıştır.

Aryan kavminin bir bölümü İran topraklarına yerleştiğinde, Hindistan’daki Aryanlarla birlikte yaşayan atalarından miras aldıkları hikâye, destan ve efsanevi rivayetleri de yanlarında getirdiler. Hint kavimleri arasında da yaygın olan bu efsaneler, İranlılar arasında daha geniş kitlelere yayılarak özgün bir nitelik kazandı. Yaşanılan çevrenin de etkisiyle şekillenen yeni
düşünce ve inançlar, bu rivayetlerde değişiklikler oluşturdu. Kaynakları ortak, fakat bir ayrışma ve değişim sonrası farklılıklar gösteren bu efsanelere İranlılar arasında farklı bir görünüm kazanan Cemşîd, Ferîdûn ve babasına
ait Abtîn destanları gibi efsanelerin yanı sıra Sanskrit edebiyatı ve Sanskrit kaynaklarında yer alan başka mitolojik hikâyeler örnek verilebilir.

İran’a göç ettiklerinde Aryan kavminin dini, Hint Aryanlarıyla ortaktı; eski ve Aryanlara özgü bir inanıştı. Hem Hint kültüründe hem de İran geleneklerinde zamanla değişimler geçiren bu inanış, İran’da ortaya çıkarak dinini yayan Zerdüşt’ün reformlarının yanı sıra yeni dinsel ve düşünsel katkılarla bambaşka bir yapı kazanarak büyük dünya dinleri arasına girmiştir. Ancak bu eski inanışın İranlılar üzerinde çok derin izleri ve hatıraları kalmış, bu hatıralar İran mitolojisinin, özellikle de eski İran dinsel efsanelerinin kaynağını ve temel taşını oluşturmuştur. Eski dünyanın ve klasik geleneklerin rengini taşıyan bu efsaneler, zamanla yapılan ekleme ve çıkarmalarla yeni görünümler kazanmış, ulaştığı yerlerde var olan milli kahramanlık destanları ve rivayetlerle iç içe geçerek geniş coğrafyalara yayılmıştır.

Milli rivayetler, dinsel efsaneler, tarihsel gerçekler, İran kahramanlarının hikâyeleri, göç öncesine ve Orta Asya’da yaşadıkları dönemlere ait hatıralar, savaşlar ve savunma amaçlı mücadeleler, sanatsal gösteriler ve kahramanlık sergilemeler, Aryan ırkının gurur ve kibirliliği, İranlıların yeni inanışlarına, tanrılarına, İran’ın ve İran halkının destekçileri ve hamileri olduklarına inandıkları imşâspendler: kutsal ölümsüzlere bağlılıkları, İran’ın doğusundan çıkıp bağımsızlıkları
uğrunda çabalayan sultanların ve emirlerin tarihlerinin yanı sıra başka konuların da karışımıyla ortaya düzenli bir bütünlük içinde derlenen efsaneler, hikâyeler çıktı. Söz konusu anlatımların temellerini oluşturan tarihsel gelişmeler, efsaneler ve dinsel rivayetlerin örnekleri Avesta’da bulunur; ki bu rivayetler daha sonraki dönemlerde oluşan İran efsanelerine
de kaynaklık etmiştir. Başka milletlerde de görüldüğü gibi, İranlılar da asıl hikâyeler üzerine eklemeler yaparak, bu hikâyelerin ve efsanelerin oluşumunda etkili olmuşlardır. Söz konusu hatıra ve efsaneler İran milli kahramanlık destanlarının temelini oluşturmaktadır. Bu anlatımlar, milli destanlar olarak her geçen gün gelişmiş, yüzyıllar geçince de doğaüstü özellikler bu hikâyelere egemen olmuş ve yetenekli şairlerin dizelerinde kahramanlık efsaneleri olarak işlenmiştir.

Zamanla gelişip olgunlaşan İran rivayetleri, İran tarihinde yeni bir dönem, yeni bir sayfa olarak kabul edilen Eşkaniler döneminde farklı bir boyut kazanmıştır. İran askeri ve sivil toplum güçleri bir yandan İran’da kalan Yunan kalıntılarıyla uğraşırlarken öte yandan da Bizans kahramanları ve komutanlarıyla mücadele etmek zorunda kalmış, Eşkani yönetimiyle
ortaklıkları olan bazı hanedanlar doğmuş ve bunlar da efsanevi hikâyelere konu olmuşlardır. Bu dönemdeki hanedanların kahramanları, emirleri ve savaşçılarına ait hikâyeler ve efsaneler ile daha eski dönemlerin hikâyeleri, zaman ve mekân boyutunun unutulmasının yanı sıra özellikle de sözlü oluşları nedeniyle birbirine karıştılar. Eski hikâye ve rivayetler,
yenilerin katılımıyla yepyeni görünümler, farklı renkler ve içerikler kazandı.

Bu dönemin ardından İranlıların mitolojik destanları, efsaneleri, hikâyeleri ve rivayetleri olgunluğa erişip derlenmeye başlandı. Sasanilerin bir yandan din ve Zerdüşt dini bağlantılı konulara yoğun ilgi duymaları, öte yandan da doğulu ve batılı düşmanları karşısında milli duygularının etkisiyle klasik rivayetler dinsel, milli ve tarihsel gerçekler şeklinde yavaş yavaş toplanarak yazıya aktarılmaya başlandı. Bu ilk çalışmalar, sonraki dönemlerde milli rivayetler konusunda önemli kitapların yazılmasına da uygun ortam hazırladı. Özetle, İran milli hikâyeleri ve rivayetleri, Aryan kavminin İran’a göç etmesiyle başlamış ve İran’a yerleşmelerinden sonra her geçen gün yeni gelişmelerin eklenmesiyle gelişimini sürdürmüştür; bu yolla aşamalı olarak derlenen yazılı/sözlü rivayet ve hikâyeler Sasaniler dönemi sonlarında en
olgun ve en geniş şekillerini almışlardır.

Dinsel mitolojide de eski İran’daki dinsel yaşayışı ve ayinleri içeren efsaneler ve rivayetler, Zerdüşt’ün ortaya çıkmasından sonra, geriye birer hatırat metni olarak kalmış ve eski İranlıların dinsel efsaneleri olarak sonraki dönemlere aktarılmıştır. Bu rivayetler bazen de milli tarihsel destanlar, efsanelerle birlikte kahramanların hikâyeleri, İranlı komutanların ordu sevkıyatları ve İran milletinin mücadelelerini konu alan eserler olmuştur. İranlıların Yunanlarla savaşları, İskender’in İran’dan çekilmesinden sonra onun İran’daki derin ve etkin nüfuzuyla mücadeleleri, Bizanslılara ve o çağın doğu imparatorluklarından gelen saldırılara karşı savunma faaliyetleri, birtakım hatıraların yaşanmasına ortam hazırlamış ve klasik destanlarına hamasi bir renk kazandırmıştır. Buna Âreş-i Kemângîr’in İran-Turan sınırlarını belirlemek için Âmul’dan Merv’e ok atması örnek verilebilir.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da Firdevsî’nin Şahnâme adlı eserinde anlatılan efsanelerin fantastik açıdan Yunan mitleriyle mukayese edilebilecek benzerlikler göstermemeleridir. Yunan mitlerinde beşeri görünümdeki kahramanlar akıl, sarhoşluk, şarap, kıtlık, kuraklık gibi metafizik ya da maddi konularda karşı karşıya gelirler. Ancak
Şahnâme’deki efsaneler, ki Aryan kökenli efsanelerden kaynaklanırlar, İran milletinin ülkelerini koruyup kollamak için verdikleri mücadelelerin destanıdır. Şahnâme bütünüyle mitolojik amaçlı bir eser değildir ve mitolojik konulardan
söz ettiği bölümler de İran tarihini konu alan bölümlerdir. Öte yandan Rüstem’in “Heft Hân”ı, içeriği açısından Herkül’ün “Oniki Şaheser”ine benzemektedir. Avesta’da asla geçmeyen Rüstem adı Pehlevice kaleme alınmış eserlerde de nadir bile olsa Rustehm olarak geçer. Buna karşın Herkül adı Yunan mitolojik kaynaklarında tanrılar soyundan gelen bir kahraman olarak temel rolü oynar. Siyâveş ve Sûdâbe hikâyesi trajik açıdan Hippolyt destanıyla benzerlikler taşırken, Behmen’in
kızı Humây’ın hikâyesi Periyam’ın kızı Helene’nin hikâyesiyle örtüşmektedir.

İran milli kahramanlık destanlarında simurgun rolü, onun Zâl’ın hayatının başlangıcından ta İsfendiyâr destanının sonuna kadar oynadığı rol, Yunan mitolojisi geleneğinde tanrılar tanrısı Zeus’un sarayında daima en önemli güç olarak yer alan kartalın benzer özelliklerini taşımaktadır.

Şair ve yazarların ilham kaynağı olan mitolojiler, değişik dönemlerde sosyal faktörlerin de etkisiyle milli tarihi önemli ölçüde yansıtan rivayetlere farklı yaklaşımlar gösterilmesine neden olmuştur. Klasik Fars edebiyatında, Samaniler ve Çağaniler dönemlerinde Fars mitolojisine saygıyla yaklaşılmıştır. Ancak Araplar ve Moğolların İran topraklarına saldırılarından sonra, İranlı olmayan yöneticilerin İran değerlerine ilgi göstermemelerinden İran milli rivayetleri de
nasibini almış, şair ve yazarlar Arap ve Türk mitolojilerine yönelmişlerdir. Bu yüzden İran mitolojik rivayetleri Sâmî ve İran mitolojileri diye ikiye ayrılmış, Sâmî efsaneleri de İslam öncesi ve İslam sonrası diye iki ayrı dönemde incelenmiştir.

Şahnâme’deki birçok mitolojik şahsiyet İran mitolojisinin önde gelen kahramanlarıdır. Fars mitolojisinin önemli bir kısmını içeren ünlü Şahnâme’nin yazarı Firdevsî’nin dışında başka Fars şair ve yazarları da bu konuya ilgi duymuş, özellikle şiirlerinde telmihlerle Fars mitolojisini işlemişlerdir. İlk dönemlerde bu işaretler çok sade ve kısa telmihlerle
yapılırken sonraları yoğun ve ayrıntılı bir biçim almıştır. Bunun yanı sıra Fars şiiri tarihinde, şairlerin yönelerek dizelerinde işledikleri mitolojik renkler de zamanla değişmiştir. Klasik dönemlerde daha çok İran mitolojisine ilgi duyan İranlı şairler, Gazneliler ve Selçuklulardan itibaren bir yandan Sâmî ve İslam mitolojisini, öte yandan Hint ve Yunan mitolojisini
dizelerine aktarmıştır.

İranlıların İslamiyeti kabul etmelerinden sonra Fars şairlerinin İslami değerlere telmihler veya göndermeler yaparak dizelerini kaleme almaları IV./X. yüzyıllardan itibaren yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Özellikle önceki devirlerde yaşamış, başta Rûdekî-yi Semerkandî (ö. 329/940), Şehîd-i Belhî (ö. 325/937), Dakîkî-yi Tûsî (ö. 367370/977-980), Firdevsî (ö. 411-416/1020-1025) olmak üzere bazı şairlerin şiirlerinde İran kültürü ve mitolojisinin en önemli unsurları olan Zerdüşt, Nûşîrevân, Bozorgmihr, Avesta, Zend vb önde gelen mitolojik değer ve rivayetlerden Kur’ân ve Kur’ân kültürü unsurlarından çok daha fazla yararlanmışlardır. Daha çok bu dönemde adı geçen şairlerin dizelerinde İran rivayetlerine, özellikle de Zerdüşt ve Avesta’ya telmihlerin yoğunluğu dikkat çeker. IV./X. yüzyılın son dönemleriyle V./XI. yüzyılın ilk
devrelerinde yaşamış Ferruhî-yi Sîstânî (ö. 429/1037), Unsurî-yi Belhî (ö. 431/1039), Menûçehrî-yi Dâmgânî (ö. 432/1040), Fahruddîn Es’âd-i Gurgânî (ö. 446’dan sonra/1054) ve başka şairlerin dizelerinde İran mitolojisine ve efsanevi hikâyelerin kahramanlarına daha fazla yönelme olmuş, rivayetlerden alıntılar yapılmış, çeşitli mitolojik unsurlara yoğun göndermeler
yapılmıştır.

Aynı dönemlerde İslam kültürü ve Kur’ân çevresinde oluşan unsurlara telmih ve şiirlerde değerlendirme tarzı yaygınlaşmaya başlamış ve önemli ölçüde gelişmeler göstermiştir. Örneğin Ebû Hanîfe-yi İskâfî’den (V./XI.
yüzyıl) günümüze dek gelebilmiş çok az sayıdaki şiirde bile Kur’ân kökenli anlatımlara yöneliş açıkça görülür. Katrân-i Tebrîzî’nin (ö. 465/1073) divanında, İslam öncesi döneme ait İran rivayetleri ile İslami rivayetlere ilgi ve telmih birbirini dengelemektedir. Menûçehrî’nin divanındaysa İslami rivayetler ve çeşitli Kur’ân kökenli unsurlar, İran mitolojik değerleri ve
efsanelerinden daha ağırlıklı olarak yer alır. Bu dönemlerde İranlı şairler İslam öncesi İran rivayetlerine artık değer vermiyorlardı. Nitekim ünlü şair Ferruhî’nin divanındaki şu dize bu durumu gözler önüne sermektedir:

Kazıdı götürdü adın, adlarını bütün
şahların, Yok artık hiç değeri bundan
sonra Şahnâme’nin.

Bu durum oldukça doğal bazı girişimlerin sonucunda doğmuştur. Başta Gazneliler olmak üzere Türklerin egemenliğindeki topraklarda İran milli değerleri, tarihsel mirasları ve İranlı unsurlar ile İran rivayetlerinin yaygınlaşması belli ölçülerde kısıtlanmıştır. Sultan Mahmud’un “Şahnâme Rüstem’den başkasına yer vermez” değerlendirmesinin Firdevsî’yi incittiği
unutulmamalıdır. Aynı dönemlerde dinsel değerler ve şahsiyetlerin ön plana çıkması da dinsel rivayetlerin yaygınlaşmasına, buna karşın İran milli rivayetlerinin gerileyip duraklamasını sağlayan etkenlerdendir.

V ./XI. yüzyılın ortasında söz konusu bölgelerde Selçuklu hanedanının yönetimde olması, İslam öncesi Pers rivayetlerine karşı İslam kültür ve uygarlığının görülmemiş biçimde ve hızla yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu durumun edebiyat ve şiir dünyasındaki en önemli yansımaları, İran rivayetleri ve mitolojik unsurlarının şairlerin dizelerinde azalması ve bunların yerini dinsel rivayetlerin doldurmasıdır. VI./XII. yüzyılda özellikle tefsir ve diğer İslami bilim dallarının gelişmesiyle dinsel rivayetler ve kahramanlar, dinsel-tarihsel anlatımlar, Fars şairlerinin dizelerinde egemen unsur olarak yoğun biçimde kendini göstermeye başlamış ve Pers rivayetleri önemli ölçüde azalmıştır. Örneğin Enverî’nin (ö. 583/1187) divanında baştan başa bu içerikle dolu şiirler vardır. Bir şiirinde baştan sona Süleyman Peygamberle ilgili olaylara yer verir. Selçuklu döneminde Kur’ân kökenli rivayetler, dinsel telmihler Fars rivayetleri karşısında güçlü bir alternatif olarak gelişip yaygınlaşmıştır.

VI ./XII. yüzyıldan itibaren İslam kültürü Fars şiirini tamamen egemenliği altına almış, hemen hemen bütün şairler, dinsel değerlere telmihlerde bulunmaya başlamışlardır. Özellikle Fars edebiyatının Horasân tarzında dinsel temalar oldukça yoğun olarak yer alır. Senâî-yi Ğaznevî (ö. 535/1140), Feridüddin Attâr (ö. 618/1221), Mevlânâ Celâleddin (ö. 672/1273), Fahruddîn-i Irakî (ö. 688/1289), Sa’dî-yi Şîrâzî  (691-694/1292-1295), Hâfız-ı Şîrâzî (ö. 791/1388), Abdurrahmân-ı Câmî (ö. 898/1492) gibi en ünlü şairler dizelerini Kur’ân, rivayetler ve hadislerin yoğun etkisinde kaleme almışlardır. Özellikle Mevlânâ’nın dinsel unsurlara telmihte bulunmayan beytine çok az rastlanır. Hint üslubunda da İslam öncesi
dönemlerin dinsel ve mitolojik motiflerinin yanı sıra, İslam sonrası devrede dinsel renk ve özellikler de kazanmış İran değerlerine telmihler, başta Sâîb-i Tebrîzî (ö. 1080/1669), Kelîm-i Kâşânî (ö. 1061/ 1650), Muhteşem-i Kâşânî (ö.
996/1588) ve Feyz-i Kâşânî (ö. 1091/1680) gibi ünlü şairlerin divanları olmak üzere o dönem şairlerinin dizelerinde bolca görülür. Bâzgeşt-i Edebî: edebi geriye dönüş döneminde de Horasân ve Irak tarzlarındaki kadar olmasa da telmihlere rastlanırken, meşrutiyet dönemi Fars şiirinde özgürlük, bağımsızlık hareketleri vb konuların yoğun olarak yer alması ve şiirin daha sade bir dilde yazılmasının da etkisiyle bu tür telmihlere sık rastlanmaz.

Melikuşşuarâ Bahâr (ö. Hş 1330/1951), Alî Ekber-i Dihhudâ (ö. Hş 1334/1955), Edîb-i Nîşâbûrî (ö. Hk 1344 / 1925), Edîb-i Pîşâverî (ö. Hk 1349/1930) ve başka şairlerin divanlarında söz konusu unsurlara gönderme yapılır. Çağdaş Fars edebiyatının önde gelen şairlerinin dizelerinde de yoğun telmihler göze çarpar. Özellikle Pervîn-i İ’tisâmî, Furûğ-i Ferruhzâd, Sohrâb-ı
Sipehrî, Emîrîyi Fîrûzkûhî, Muhammed Huseyn-i Şehriyâr, Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis, Muhammed Rızâ Şefîî-yi Kedkenî, Hûşeng-i İbtihâc, Alî Mûsevî-yi Germârûdî, Sîmîn-i Behbehânî, Alî-yi Muallim, Mahmud-ı Şâhruhî ve daha birçok şairin dizelerinde, tarihsel ve dinsel konularda telmihler daha ağırlıklı olarak yer alır.

Yeni Fars şiirinde de İslam öncesi mitolojik İran rivayetleri ve hikâyeleri, Kitabı Mukaddes anlatımları, Hint ve Yunan mitolojileri, şairlerin sosyal, siyasal ve tasavvufi bakış açılarının da göz önünde bulundurulmasıyla daha yaygın bir hal almıştır.  Son olarak Fars mitolojisi ve edebiyatının önemli kaynak eserlerine de birkaç cümleyle değinelim.

VEDA (RİG VEDA):

İran ve Hint Aryanlarının birlikte yaşadıkları veya birbirlerinden yeni ayrıldıkları çağ olan “Veda Çağı”, adını Hintlilerin tarihsel geçmişini MÖ 4500-4000, Avrupalı araştırmacıların ise MÖ 1400-1000 yıllarına dayandırdıkları kutsal Veda kitabından alır. Eski Hint bilginlerine göre 300 Hint-Aryan şairi tarafından yazılan Veda/Rig Veda’nın ilk bölümüyle son bölümünün yazılışı arasında birkaç yüzyıl, bazı kaynaklara göre bin yıl vardır. Eserde Brahmanizm inanışının dinsel temelleri, o dinin kutsalları ve ilahiler dışında, İran Aryanları ile Hint Aryanlarının birlikte yaşadıkları çağlara ait hatıralardan da söz edilir. 1017 kıta şiire yer veren Rig Veda, her biri değişik çağlarda yazılmış on bölümden oluşur. Söz konusu bölümlerden Veda’nın en önemli kısımları olan altı bölümde Aryan tanrılarından söz edilip başta Agni, Varuna, Mitra ve İndra olmak üzere tanrıların övülüşlerine yer verilir.

Rig Veda, yazılış tarzı açısından Avesta ve özellikle de Avesta’nın en eski bölümleri Gatalar ile çok yakın benzerlikler gösterir. Bunun en önemli nedeniyse her iki eserin de Doğu İran’da yaratılmış oluşudur. Rig Veda’da kullanılan dil, Avesta dili, Eski Farsça ve Pehlevice gibi İran dilleri grubunda yer alır. Örneğin Farsça kökenli kelimeler Avesta, Pehlevice veya Eski
Farsçada bulunamadığında Sanskritçeye başvurulur ve o kelimenin aslı Veda’da kullanılan dilde bulunabilir. Avesta’da kullanılan birçok kelime küçük farklılıklarla Veda’dakilerle hemen hemen aynıdır. Öte yandan birçok tanrı ve hükümdar adı da hem Veda hem de Avesta’da aynı şekilde geçer. Gerçekte Avesta ile Veda’da kullanılan dil bir dilin iki lehçesi
gibidir.

AVESTA:

Avesta İran dilleri ve edebiyatının en eski ve en önemli eseridir. Arapların İran’ı ele geçirmelerinden önceki dönemlerde İran’ın resmi devlet dini olan Zerdüştlüğün kutsal metinler kitabı olarak (MÖ VII. yüzyıl) elimize ulaşmıştır. Olağanüstü bir öneme sahip olan Avesta Orta Asya ve çevre bölgelerin coğrafyalarında yaşayan halkları çok yakından ilgilendiren başta tarih, kültür, medeniyet, din, siyasi ve sosyal konular, inançlar, gelenek ve görenekler, mitolojiler, kahramanlık anlatıları olmak üzere birçok alanda çok önemli ve başka kaynaklarda bulunamayacak bilgilere yer vermektedir. Geleneksel Zerdüşt inanışına göre Avesta’nın 21 neski, Ahura Mazda tarafından Zerdüşt’e vahiy yoluyla gelmiştir. Zerdüşt, Goştâsp’ın ya da Ahâmeniş krallarından III. Dârâ’nın emriyle bu vahiyleri iki nüsha halinde kaleme almış ve bu nüshalardan biri hükümdarlık hazinesinde ve diğeri de “zernibişt” adıyla bilinen Persepolis Devlet Arşivleri Merkezinde koruma altına alınmıştır.

Söz konusu nüshalar, İran’ı ele geçirdiği dönemlerde İskender tarafından ortadan kaldırılmış, daha sonra Part hükümdarlarından I. Belâş döneminde (e. 51-78) Avesta metninin yeniden ortaya çıkarılması için çalışmalar başlatılmış ve yeni Avesta versiyonu Genc-i Şîz/Urûmiyye Ateşkedesi’ne teslim edilmiştir.

Sasani İmparatorluğu döneminde İran ulusal ve dinsel değerlerinin derlenip toparlanması projesi çerçevesinde Avesta’nın en yetkili din otoriteleri tarafından kabul edilen en son şekli, IV. yüzyılda II. Şâpûr döneminde (MS 310-379) yazıldı. Günü-
müzde elde bulunan Avesta’nın en eski tarihli şekli XIII. ve XIV. yüzyıllara aittir. Bu versiyon 21 nesk ve 5 bölümden oluşmaktadır.

ZEND:

Sasaniler döneminde Avesta’nın dili sadece mûbedler tarafından biliniyordu. Halk kesimlerinin Avesta’yı anlayamamaları, aynı zamanda eski Avesta metinlerinin de mûbedler tarafından da anlaşılamaması gerekçesiyle
Avesta metninin tamamı hem Eşkani Pehlevicesine hem de Sasani Pehlevicesine çevrildi. Bu tercüme ve tefsirler Zend adıyla bilinir. Zend, Avesta’nın Pehleviceye yapılmış bir çevirisi ve yorumudur. Zerdüşt bağlılarına göre söz konusu çeviri de aslı kadar önemlidir. Onlar Zend adını taşıyan bu çevirinin de kaynağında Zerdüşt’ün bulunduğuna inanmaktadırlar.
Bu yüzden Avesta ve Zend ya da Zend ve Avesta kelimeleri birbirlerinin yerine ve Zend Avesta şeklinde birlikte de bazı metinlerde görülmektedir.

DÎNKERD:

Günümüze dek gelebilmiş en önemli ve en ayrıntılı Pehlevice eser olan Dînkerd aslında IX cilt halinde yazılmıştır; ama şimdilik elimizde bu IX ciltten I. ve II. ciltlerin tamamıyla, III. cildin başlangıç bölümünden bir kısmı yoktur. Dînkerd’in yazarları Ferruhzâd’ın oğlu Âzerfernbağ ile birlikte üç kişidir. İran gelenek ve âdetlerini, tarihsel, mitolojik, dinsel, ulusal, bilimsel rivayetlerini ve değerlerini Sasaniler döneminde olduğu gibi koruyarak daha sonraki çağlara aktarması
yüzünden çok önemli kaynak eserlerden biri olan Dînkerd açıklamalar, İngilizce çevirisi ve Pehlevice metniyle birlikte Bombay’da yayınlanmıştır. Dînkerd’in en önemli özelliği, Sasani Avesta’sının 21 neskinin sekizinci cildinde özetlenmiş olması, bu bölümleri içeren diğer kitapların ortadan kaybolması nedeniyle birtakım bilgilerin sadece bu eserde ve bundan
yararlanılarak kaleme alınan kitaplarda bulunmasıdır. Yaklaşık 73.000 kelime içeren III. cildinde bazı tarihsel gelişmelere, Cemşîd, Dahhâk’ın başkaldırısı gibi olaylara yer verilmektedir.

Üçüncü ve dördüncü bölümleri, tanrılar ve felsefi konulara ayrılmış olan eserin diğer bölümlerinde bazı sorulara cevap verilmekte, öğüt içerikli pasajlar, Zerdüşt’ün hayatı, kahramanların ve kralların hayat hikâyeleri, Avesta metinleriyle ilgili özetler yer alır.

BUNDEHİŞN:

Pehlevi dönemi İran’ından kalma önemli Pehlevice metinlerden ikincisi olarak kabul edilen Bundehişn (Bundehiş), Orta Farsçada “yaratılışın, varlığın aslı, yaratılışın başlangıcı” anlamlarını ifade eder. Birkaç kişi tarafından yazıldığı kabul edilen eserin en son yazarı, III./IX. yüzyılda yaşamış Âzerfernbağ’dır. Kitabın ağırlıklı konusu yaratılış ve
bununla ilgili ayrıntılardır. Bir bakıma Sasani dönemi Avesta’sı ve Zend’inin Pehlevice kaleme alınmış özeti olan tarih, din ve coğrafya konuları yanında dünyanın yaratılışı, hikâyeler ve efsaneler, halklar ve krallar, doğa ve daha başka konulara yer veren Zerdüşt dini ve tarihsel eksenli önemli metinlerindendir.

III./IX. yüzyılda yazılmış önemli kaynaklar arasında yer alan eser yaklaşık 13.000 kelimeden oluşur, İran mitolojisinde yer alan birçok efsaneyi yok olmaktan kurtarıp daha sonraki çağlara aktaran bir Zerdüşt bilgi hazinesi niteliğindeki bu ansiklopedik eser üç ana kısma ayrılmış 36 bölümden oluşur: I. Ahura Mazda’nın yaratılışı, Ehrimen’in ona karşı düşmanlıkları ve kötülükleri; II. Başlangıçtan sonuna dek dünyanın yaratılışı; III. Keyani hanedanının tarihi ve yaşadıkları topraklar hakkında ayrıntılar.

ZATSPARAM (GUZÎDEHÂ-Yİ ZATSPARAM):

Bu eser Kirmân hîrbedleri ve önemli Mazdeist yazarlardan Cuvâncem diye de bilinen Goşncem oğlu Zatsparam tarafından Bundehişn ile aynı çağda, III./IX. yüzyılda yazılmıştır. Yer verdiği konular bir bütünlük içerisinde değildir. Daha çok değişik konulardaki konuşmalar ve makale türü metinlerinden oluşan bir derleme niteliğindedir.

Fars Mitolojisi Sözlüğü


Comments

%d blogcu bunu beğendi: