Zack Ford

“Hollywood’u Nasıl Kandırdım?” ya da “Senaryo Nasıl Satılır?”

Yazar Zack Ford, Watcher isimli senaryosunu Hollywood’a nasıl sattığına dair komik bir hikaye paylaşıyor.9 dk


2013’de sıcak bir bahar gününde, kalan son Radio Shack dükkanlarından birine gitmek üzere kirada oturmakta olduğum Manhattan’daki evimden ayrıldım. Buradan dükkanın kendisi kadar enteresan bir şey satın aldım: sabit hatlı telefon cevaplama cihazı. Hollywood’u hacklemekle ilgili bir planım vardı.

Union Square’de kafelerde oturup sahte menajerlik şirketime isim aramak için beyin fırtınası yapmaya başladım. Bu ismin en önemli nitelikleri güçlü ve çağrılarımı cevaplayacak asistanlar için anlaşılmaz olması olmalıydı. Sert ünsüzleri kullanmalıydım ki onu duyan kulaklarda savaş davulları çaldırmalı ve tartışılmaz bir yetkinliği temsil etmeliydi. Bir mızrağın ucuna takılı halde sırıtan bir kurukafa resmi çizdim ve şirketimin adını “Barbaric Media” koymaya karar verdim. Tıpkı bir barbar gibi önce onları yağmalayacak sonra da onlara geri satacaktım.

90’larda Hollywood hikayelerini dinleyerek büyümüştüm. O zamanlar soğuk telefon konuşmaları işe yarardı ve martini lekeli kokteyl peçetelerine yazılan yazılar yazılar binlerce dolara satılırdı. Ama artık altın çağ sona ermişti ve senaryoları satmak neredeyse imkansızdı.

İlk senaryomu 12 yaşında yazmıştım. İsmi “Hastane” idi ve bir grup suçlunun Amerikan başkanını esir almasını anlatıyordu. Sonrasında her yıl bir iki senaryo yazmaya devam ettim. 16 yaşımda “ Things Left Unsaid- Söylenmemiş Şeyler” isimli senaryomla bir yarışmaya katıldım ve en iyi yüzde 16’lık dilimde yer aldım.

Senaryo yazımı benim için “kutsal bir çağrıydı”. Şaka yapmıyorum. 12 puntolu yazıları kağıdın üstünde ilk gördüğümde, yaşım sadece altıydı. İlkokuldaki drama öğretmenim okul oyunumuzu bir film senaryosuna dönüştürmüştü. Kelimeler önümde yüzmekteydiler ve ben derin bir takdir duygusu yaşadım.

New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dramatik yazarlık eğitimi aldım. Mezun olduktan iki hafta sonra, yazdığım bir senaryo Norman Twain Prodüksiyon isimli bir şirkete satıldı ki bu şirket daha önce Morgan Freeman’ın yer aldığı Lean On ME isimli filmin prodüktörlüğünü yapmıştı. Senaryomun adı “Scribbleface-Çizgiliyüz” idi ve bu senaryo benim tez projemdi. Ancak bu umutlu başlangıçlar yakında tatsızlaşacaktı.

Senaryomda silinip tekrar yazılan yerler vardı.

Yapımcıların emriyle senaryom intikam peşindeki bir doğaüstü varlık hakkındaki, gerilim tarzında bir hikayeye dönüştü ve adı da “Sweet Sixteen- Tatlı On altı” olarak değiştirildi. Posterinde ise bir doğum günü pastası vardı ve üzerindeki şekerlemelerden kan sızıyordu. Daha sonra “Saw- Testere”, “Hostel” gibi yapımların gişede büyük paralar kazanması sebebiyle, yapımcılar “işkence pornosu” türünün meraklıları üzerinden para kazanmak istediklerinden, hikaye birinci sayfadan itibaren baştan yazıldı ve “Scar-Yara” adını aldı.  Hikayenin ilk versiyonunda olan o eğlence kayboldu. Hikayenin üzerinde, 18 ay içerisinde neredeyse 60 revizyon yaptım. Yapımcılar Japonya’dan teknik ekip getirdiklerinde ise isim “ Scar 3D- Yara 3D” olarak değiştirildi. Film Rusya’da 1 numara oldu ve Finlandiya’da Hannah Montana’dan daha iyi gişe yaptı. Film tiyatral olarak piyasaya sürülen ilk stereoskopik 3D film olma özelliğini taşısa da, Rotten Tomatoes’da ( İmdb benzeri, önemli bir film puanlama ve yorumlama  sitesi) yüzde 0 beğeni puanı alan ender filmlerden biri oldu. Bu benim tomurcuklanan kariyerimi mahvetti.

Sonra, 2007’de, ekonomik kriz patlak verdi ve yazarlar birliği grev kararı aldı. Asi yazarlardan bıkan Hollywood köprüleri yaktı. Bağlı olduğum CAA şirketi beni kovdu. Artık New York Üniversitesi mezunu yayınlanmış senaryosu olan bir yazardım ve tabi görüşme bile ayarlayamayan bir yazar. Dediğim gibi altın çağ sona ermişti. Artık hiç kimse, bir temsilcisi olmayan yazarın telefonlarını cevaplamıyordu.

Her bocalayan yazarın yaptığı gibi, ben de reklamcılığa yöneldim. Grey Worlwide isimli şirkette metin yazarı olarak çalışmaya başladım. Kadrolarına alışılmışın dışında çalışanlar alarak bakış açılarını genişletmek istediklerinden serbest çalışıyordum. Beni işe alarak sahip oldukları şey, masa başında senaryolarını yazan ve kovulana kadar Pac-Man oynayan bir çalışandı.

Yazmaya devam ettim. Yeni bir bilgisayar alacak param olmadığında, dizüstü bilgisayarımın soğutucu fanları bozulduğundan dolayı, yazarken iki adet mavi buz torbasını altlık olarak kullandığımda, klavyeye yetişmek için sürekli kollarımı havada tutmak zorunda kaldığımda da yazmaya devam ettim. Belki de “kutsal bir çağrı” olarak adlandırdığım şey beni yıkıma götüren bir saplantıydı.

Bir arkadaşım yazdığım bir senaryoyu satın aldı ki muhtemelen nezaket gösteriyordu. Bu bir aylık kiramı ödememi sağlamıştı. O günlere ait bir fotoğrafımda, iç çamaşırlarımla İkea’dan aldığım masamda oturuyorum, başım dirseklerimin kıvrımında, kolum masanın üzerine uzanmış, elimde de beni beni kıyamete götüren, Macbeth’teki hayali hançeri andıran bir kalem var.

Tıpkı o hançer gibi, beni bir plana götürdü: beni çağrı cevaplama cihazını aldığım Radio Shack’e götürdü.

Banliyö kadınlarının cinsel uyanışlarını anlatan North/South/East/West isimli bir senaryom vardı. Kitaplığıma bir göz attım ve yan yana gördüğüm ilk iki ismi kendime takma ad olarak belirledim, Stanley Cooper. Bu adı başlık kısına yazdım. Sonra, bir menajer gibi davrandığım ilk telefon konuşmamı gerçekleştirdim. Beklediğimden çok daha iyi geçmesi sebebiyle şaşkınlığa uğramıştım. Bu benim Barbaric Media ismini dillendirdiğim ilk andı ve Hollywood kodamanları bu ismi önceden biliyormuş gibi yaptılar. Kısa sürede benim yalanım onların da yalanı oldu. Bu menajerlik rolüne kendimi iyice kaptırdım, ne kadar az sabır gösterir ne kadar sert bir tonla konuşursam bana o kadar saygı gösteriyorlardı.

Asistanlar beni doğrudan yapımcılara ve yöneticilere bağladılar. Tıpkı düşündüğüm gibi, sert sessizler onları afallattı ve onların yapımcılarının dikkatini çekti. Onlara yeni bir yeteneği keşfettiğimi anlatıyordum, bu yeni yeteneğin ilk senaryosunu yazdığını ve şirketim Barbaric Media’nın onunla sözleşme imzaladığını. Daha sonra da, onlara Stanley Cooper’ın senaryosunu okuma imkanı tanıyordum. Sadece menajerler aracılığıyla kendilerine sunulan işleri kabul ediyorlardı ve onların gözünde ben de bir menajer olduğum için bana en kısa zamanda Stanley’nin senaryosunu kendilerine iletmemi söylediler, ben de öyle yaptım.

Bir noktada American History X’in yönetmeni Tony Kane’i bile Stanley’nin senaryosunu okuması için kandırdım. Bana senaryoyu pazarlamam için kendi ismini kullanma iznini verdi. Mena Suvari’nin menajerine senaryoyu ulaştırdım ve daha sonra o da Mena Suvari’nin adını kullanmam için izin verdi, sonuçta Tony Kane ekipteydi. Sonra Tony’yi telefonda Peter Dinklage ile konuşturdum ki menajeri bana Peter’ın Tony’nin büyük bir hayranı olduğunu söyledi. Ancak hala filmi finanse edecek kimse yoktu ve fikrimin kapıları açtığını düşünmeme rağmen reddediliş devam ediyordu.

Stanley’nin katılması gereken toplantılar vardı ancak Stanley bunlara katılamazdı çünkü öyle biri yoktu. Eğer Stanley’nin katılması gereken toplantı Los Angeles’taysa Stanley New York’ta yaşıyordu, eğer toplantı New York’ta ise Stanley batı yakasında yaşıyordu. Ve eğer yapımcı şirketin hem Los Angeles’ta hem de New York’ta ofisi varsa Stanley Montana’da çiftlikte yaşayan eksantrik bir yazardı. Stanley “All My Pretty Ones-Benim Bütün Güzellerim” isimli bir senaryo daha yazdı, ancak bu senaryo da iki düzine yapım şirketi tarafından reddedilince Stanley’i resmin dışında bırakma zamanı gelmişti.  Montana’da çiftlikte yaşıyor oluşu iyi bir şey idi. Daha sonra tekrar kitaplığıma yöneldim ve yeni bir sahte isim arayışına koyuldum. David Lee keşfettiğim yeni yetenekti ve Stanley’nin senaryosu gayet iyi olduğundan yeni bağlantılarım David’in “ The Family Next Door-Karşı Evdeki Aile” isimli gerilim senaryosunu okuma konusunda gayet isteklilerdi.

Birkaç yıl boyunca barbarca bir coşkuyla çabalamaya devam ettim: yeni senaryolar yazdım, görüşmeler yaptım, bekledim, satmayı başaramadım ve hepsini tekrar yaptım.

Matt O. Goldberg, kurtadamların Manhattan’ı esir aldığı “ Wolfhatten” isimli bir senaryo yazdı. Judah Silverman, bir ergenin hipnotize yardımıyla tarikat kurduğu “Hypnotopia” isimli bir senaryo yazdı. Lucy Perry kötücül bir aile ile ilgili The Dennisons’ı yazdı ki bu daha sonra “ Vampire Shootout-Vampir Çatışması” isimli bir vampire- western hikayesine dönüştü. David Birch “ Love Without Roses- Aşksız Güller” isimli trajik bir hikaye yazdı. Jess Bier, etrafındakileri manipüle eden bir çocuk ile ilgili “The Shaman-Şaman” senaryosunu yazdı. Hatta hayali yazarlarım arasına bir romancı bile katılmıştı. Benjamin Banner, bir baba ve oğulun kopmuş bağını anlatan “Orientation-Oryantasyon” isimli bir roman yazdı. Başka bir Benjamin, Benjamin Day, “The Child-Çocuk”isimli senaryosunda, bir araba kazasının enkazında doğan bebeği kaçıran seri katilin hikayesini yazdı. Thomas Orton, bulunmuş görüntü “found footage” tarzında yazılmış olan “The Farm-Çiftlik” isimli filmi yazdı. Ve böylece devam etti. Titizlikle her aramayı, geri aramayı, cevapsız aramayı, mesajı, e-postayı ve reddedilmeyi
kaydettiğim, arama kayıtlarımdan oluşan liste 130 sayfaya ulaşmıştı.

Epey ironic bir şekilde sonunda gerçekten temsil ettiğim bir kişi bile oldu, arkadaşım Henry Miller. Daha önce William Defoe’nun başrolünü oynadığı “Anamorph” isimli filmi yönetmişti ve o dönem işsizdi. O filmin bulabildiğim bütün DVD’lerini aldım ve yapımcılara yolladım. Yapımcılar Henry’yi gerçekten “sevdiler” tıpkı daha önceden temsil ettiğim hayali yazarları sevdikleri gibi ama tabi onu işe alan olmadı.

Ama denemeye devam ettim, çünkü umut parıltıları vardı. Thomas Orton “The Scourge- Bela” isimli bir senaryo yazdı ve bana John Carpenter’ın ilgilendiği söylendi ama daha sonra ben öhöm yani Thomas senaryoda revizyon yaptığında bu ilgi kayboldu.

Daha sonra Barbaric Media’yı kendi kendimi devam ettirmek için yaratmış olabileceğim düşüncesi kafama dank etti, bu şirket olmadan belki de çoktan vazgeçmiş olurdum.

Yapımcılardan ara sıra duyduğum kibar sözleri beni yolumda devam ettiren ekmek kırıntılarıydı. Aslında bana “ Onları yollamaya devam et!” denmişti. Tıpkı “Lucy’nin” yazdığı senaryolardan daha fazlasını görmek istediklerini söylediklerindeki gibi, o senaryo “cesur ve gerekliydi” ama onlar için uygun senaryo değildi. Bir yapımcı tarafından bana “bir gün onun şifresini çözeceğim” vaadi verildi. Bir senaryom, kendisini okuyan yapımcı tarafından “ o güne kadar okunmuş en orijinal ve cesur senaryo” olarak addedildi. Ancak nasıl hem bu sözler doğru hem de başarı bu kadar uzak olabilirdi ki?

Ve artık 2016 gelmişti. Kız arkadaşlarıyla tanıştım ve ayrıldım, dairelerimden diğerlerine taşındım, ve bir gün Panama’da bir havaalanındaydım. Panama’ya “ayahuasca” içmeye gidiyordum. Sanırım bu bir kaçıştı. Bu sırada bir telefon geldi. Hayali yazarlarımdan biri olan Carl Young “ The Watcher- Gözcü” isimli bir senaryo yazmıştı ve beni arayan kişi film yapımcısı Kailey Marsh idi. Senaryoyla ilgileniyordu. Davetini kabul ettim ve telefonu hızlıca kapattım çünkü uçağım kalkmak üzereydi. Amazon’da geçirdiğim iki haftadan, hayal kırıklığına uğradığı her halinden belli olan 60 metrelik bir pitonla verdiğim mücadeleden, pirinç ve muzdan oluşan diyetimi al-götür double-Cheesburger ile bozmamdan sonra vahşi doğadan ayrıldım ve artık Hollywood’da bir temsilim olduğunun farkına vardım. UTA isimli şirketle sözleşme imzaladım, Gotham Group ile sözleşme imzaladım ve The Watcher’ı listeye aldırdım. Telefonda, artık beni temsil etmekte olan menajerime asıl yazarın ben olduğumu söylediğimde kahkahalara boğuldu ve artık Barbaric Media tarih olmuştu.

Lütfen aklınızda bulundurun: Senaryoyu henüz satmamıştım sadece listeye aldırmıştım.

Yönetmen Chloe Okuno ve birkaç yapımcı ile bir toplantıya katılmak için Los Angeles’e uçtum.  Senaryom Bir sene sonra listeden çıkarıldığı için aynı yapımcılara tekrar sunum yaparak tekrar listeye aldırdım. Tekrar listeden düştüğün, üçüncü kez sunum yaparak tekrar listeye aldırdım.

İki yıl sonra artık 2019 olmuştu ve ekonomi hala sağlam değildi. Temsilcilerimi değiştirdim Gotham Group’tan Novo’ya geçtim tabi bu arada kız arkadaşlar edinip ayrılmaya devam ettim. Şükran gününü Missouri’de geçirirken annem x-ray’de beyaz kedimin üzerinde siyah bir leke göründüğünü söylemek için beni aradı. Kız arkadaşım beni St. Louis havaalanına bıraktı. Ertesi gün kedimi bir hayvan hastanesinde kucağımda tutuyordum. Sonra onu kaybettim, çağrı cevaplama makinemle sayısız görüşmeler yaparken yanımda olan sadık dostumu. Kız arkadaşımla beraber yaşamak için Los
Angeles’a gittim ancak beni Sevgililer Gününde terk etti, hem de ikimiz için birbirine uyumlu iç çamaşırları aldıktan sonra. Daha sonra doğu yakasına geri döndüm ve tekrar senaryomun bir yapım şirketi tarafından filmleştirileceği zamanı beklemeye koyuldum.

Yalnızdım, 37 yaşındaydım ve ailemin misafir odasında bir şişme yatakta kalıyordum. Sonsuz bir iyimser olmama rağmen o şişme yatağın su yatağından bile daha az konforlu olduğunu söylemeliyim.  Bundan başka pek de bir rahatsızlık yaşamadan yazmaya devam ettim.

Sonra bir gün The Watcher’ın yapımcısı bana bir basın bülteni yolladı, sonra bir tane daha ki bu Variety’dendi, sonra Hollywood Reporter’dan bir bülten yolladı ve Deadline’dan. Artık resmiyet kazanmıştı. The Watcher filmleştiriliyordu. Başarmıştım ve sözleşmemde yazan fiyat maddesi yakında yerine getirilecekti.

Lütfen aklınızda bulundurun: Senaryom hala satılmamıştı.

Birkaç gün sonra, korona virüs kendi basın bültenini yayınladı. Pandemi sonucunda, Hollywood’daki birçok proje gibi The Watcher’da süresiz olarak ertelendi.

Ben de yazmaya devam ettim. Yapılacak başka ne vardı ki? Artık kendi adımla yazıyordum. Ben Pitts (bu da gerçek isim) ile birlikte “The Mountain- Dağ” isimli bir senaryo yazdım. Bunu takiben birkaç senaryo daha yazdım. Eskiden yazmış olduğum bir senaryoyu baştan aşağı değiştirdim. Bir yıl daha bekledim ve The Watcher’ın listedeki süresi üçüncü kez sona erdi.  Biden seçildi, aşı yüzde 95 başarı oranına ulaştı, Amerika’nın yakında normalleşeceğine dair söz verildi, temsilcimin asistanı bana imzalamam için bir ek gönderdi ve 38. yaş günümde, The Watcher’ı yazmamın üstünden birkaç yıl geçtikten sonra banka hesabıma doğrudan depozito yoluyla oldukça büyük bir çek gönderildi, çocuk oyuncağıydı.

Yani eğer bilmek istiyorsanız, sanırım senaryo satmak böyle bir şey.

Çeviri: Arda Karaca

Kaynak: https://scriptmag.com/author/zack-ford


Sizin Tepkiniz Nedir?

hate hate
5
hate
confused confused
1
confused
fail fail
8
fail
fun fun
7
fun
geeky geeky
6
geeky
love love
3
love
lol lol
4
lol
omg omg
1
omg
win win
8
win
%d blogcu bunu beğendi: