Bir de Buradan Bakalım: Madalyonun Ters Tarafı

Madalyonun Ters Tarafı’nda karşımıza çıkmış olan en enteresan karakter zannımca. İnsanlarla konuşmayı pek sevdiği söylenemezdi.6 dk


Bir önceki yazımda Reşat Nuri Güntekin’in Salgın&Madalyonun Ters Tarafı kitabından, Salgın hikayesine değinmiştim. Merak edenler bu linkten ulaşabilir. Bu yazımda da ikinci hikâye olan Madalyonun Ters Tarafı’nı inceleyeceğim. Kitabın ikinci hikâyesi Madalyonun Ters tarafı, Salgın’ın aksine bir aile dramını ele alıyor.

Gelin hikâyeye ve ana karakterlerine göz atalım… Celil Hıfzı Bey, 45 yaşlarında bir kimya profesörüydü. Hiçbir şeyden memnun olmayan eşi Sadiye Hanım, hizmetçileri bir bahane bulup beğenmeyerek evden kovduğunda tüm mutfak işleri Celil Hıfzı Bey’e kalırdı. Zaten mutfak işlerinden de pek şikâyet ettiği söylenemezdi. Onun için ha kimya laboratuvarıydı, ha mutfak… Eşi Sadiye Hanım’ın ise mutfağa karşı duymuş olduğu doğuştan garip bir nefret vardı. Oraya hiç ayak basmaz, kocasıyla kavga etmek istediğinde bile taşlıkta bağırıp çağırırdı. Celil Hıfzı Bey’in, mutfağı bu kadar çok sevmesinin bir başka sebebi de orada istediği gibi okumaya fırsat bulabilmesiydi. Felsefe, Edebiyat kitapları okumak, bir kimyager için mecburiyet değildi. Fakat o, okumayı delicesine severdi. Oğulları Rıfkı ise dokuz yaşlarındaydı… Cemil Hıfzı Bey, oğluyla pek iyi anlaşırdı. Anca, ne zaman bir misafir yanında münasebetsizlik etse yanlış bir laf söylemiş olsa annesi Sadiye Hanım: ‘’babası bu çocuğu berbat edecek, çok fazla şımartıyor…’’ diye hayıflanırdı. Hikâyeyi okudukça, Sadiye Hanım karakterini, belli başlı yönlerden yazarın bir başka eseri Yaprak Dökümü Hayriye Hanım karakterine benzetmek de pek tabii yanlış olmayacaktır. Sadiye Hanım, ne zaman Celil Hıfzı Bey’le kavgaya tutuşsa köşesinde mazlum bir tavır ile kocasının yatışmasını bekler, sonra karşı taarruza geçer ve kâh gözyaşları, kâh ayılıp bayılmalar, kâh durmadan söylenmelerle adamcağızı günlerce, haftalarca yiyip bitirirdi. Bu bağlamda, Reşat Nuri’ye ait iki karakterin de ortak noktasının, söylenmeyi pek sevmeleri olduğunu söyleyebiliriz.

Celil Hıfzı Bey, her günkü olaylar arasında farkına varmasa da, ara sıra kepaze bir yaşamının olduğunu düşünürdü. Yaklaşık kırk beş senedir aynı yerde yaşıyordu. Annesini hiç tanımamış, babasını da yalnız bir dayak vesilesiyle hatırlıyordu. Kendisini, Hafız Hanım isimli büyük teyzesi büyütmüştü. Kendisini büyüten Hafız Hanım’ın da pek sevgi ve şefkat dolu birisi olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla Celil Hıfzı Bey ne çocukluğunda ne de şimdi doğru düzgün sevilmek hissini tadabilmiş değildi.

Hafız Hanım tipi, Madalyonun Ters Tarafı’nda karşımıza çıkmış olan en enteresan karakter zannımca. İnsanlarla konuşmayı pek sevdiği söylenemezdi. Celil Bey’i de ‘’Culte des morts’’ denen esaslara göre terbiye etmişti. Peki neydi bu culte des morts?Fransızca bu kavram, bir ölüm kültü. Ölülerin ibadeti anlamına da gelen bu kült, aileden ya da dönemin büyüklerinden birinin ölümünü onurlandırmak, aynı zamanda kendilerini onlardan korumak, onlara danışmaktan oluşan çok eski ve neredeyse evrensel bir dini uygulamadır. Ölülerin kültü, inançlı kişilerin ölümünden sonra da varlıklarını bir şekilde sürdürdüklerini var sayar. Yaklaşık 100.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Hafız Hanım içinse ölmek, bir okuldan diploma almak gibiydi. Bu sebeple ailenin ölülerini de sık sık anar ve Celil Hıfzı Bey’e de şekil şemalleri, huyları, olaylarıyla anlatırdı. Hafız Hanım’ın en büyük dileği, Celil Hıfzı’nın ona bir gelin getirmesiydi. ‘’Bir gelinim olsaydı da pamuk gibi elleriyle dizlerimi ovalasaydı’’ diye hayıflanırdı. Celil Hıfzı başta bu ricalara kulak asmasa da, Hafız Hanım’ın iyice ihtiyarlayıp yatağa düşmesiyle, ölmeden bu isteğini yerine getirmek istedi ve alelacele yapılan sade bir düğünle Sadiye Hanımla evlendi. Fakat zavallı Hafız Hanım, pamuk elleriyle dizlerini ovmasını beklediği gelininin pamuk ellerinden hayatının son altı ayında temiz bir dayak yedi. Celil Bey, aslında karısından bir aşk beklentisi içinde de değildi. Yalnızca hayatını biraz şekillendirmek istiyordu. Celil Bey’in bu düşüncesi, kendi evinde kendisini adeta bir misafir vaziyetine sokmuştu. Sadiye Hanım, har vurup harman savurmaya, misafirleri hiç bitmemeye, kısacası saltanatını sürmeye başlamıştı. Fakat elden ne gelir… Oğlu Rıfkı’nın hatrına bu kadının kahrını çekiyordu.

Kocasının sevdiği her şeye musallat olmak, Sadiye Hanım için adeta bir vazife olmuştu dersem yanlış olmaz. Hatta bir zaman baba ile oğlun arasını bozmak için bile olanca çaba sarfetti. Adeta Sadiye Hanım’ın hayattaki en büyük amacı, Celil Rıfkı Bey.’i üzmekti. Hafız Hanım Celil Bey’e her zaman, ‘’bir erkek bir kadını namussuzluk dışında bir sebebten boşarsa, hele ortada bir de çocuk varsa çok büyük günahtır’’diye tembih ederdi. Zavallı Celil Bey de, Sadiye Hanım’dan her türlü fenalığı beklerdi fakat kendisini aldatması aklının ucundan bile geçmezdi. Bu sebeple namuslu bir kadını sokağa atmak bana yakışmaz, her türlü fenalığına razı olmaya kaderime razı olmaya mecburum diye düşünürdü.

Tesadüf bu ya, bir gün tavan arasındaki sandıkta sararmış bir mektup zarfı buldu. Mektup, Sadiye Hanım’ın Zarif isimli amcaoğlundan gelmişti: ‘’Ruhum Sadiye, dün sağ salim Mersin’e geldim. Vücudum hamdolsun iyidir. Fakat kalben çok ızdıraplıyım, senin ayrılığına nasıl tahammül edeceğim. Bu mektubu Rasim’e molla vasıtasıyla gönderiyorum. Sen de cevaplarını o vasıta ile yaz. Senin cennet öküzü ne alemde?’’ Celil Bey, mektubu okuyunca birden olduğu yere çöküverdi. Kendisinden her türlü fenalığı beklediği, terbiyesiz, huysuz, münasebetsiz karısı kendisine ihanet de etmişti. Mektupta bahsedilen cennet öküzü ise belli ki bizzat kendisiydi. Celil Bey artık kararlıydı. Sadiye Hanım’ı tez vakitte evden kovacaktı.

İçerisinde hiçbir keder yoktu. Üstelik Sadiye Hanım’ın yüzünü bir daha görmeyeceği için müthiş bir saadet duyuyordu desek yeriydi. Sadiye Hanım, Celil Bey’in olanları öğrendiğini duyunca; her zamanki gibi ayılıp bayıldı, kendisini yerlere attı, hayıflanıp özürler diledi. Celil Bey, düşüncesinde kararlıydı. Olay gecesinin sabahı, evden çıktı, eski okul arkadaşlarından Avukat Sefa Bey’in yazıhanesine gidip başına gelenleri anlattı.

Avukat, yirmi dört saate varmadan olayı neticeye bağlamıştı. ‘’Sadiye Hanım beni görünce evvela bayıldı, sonra ağladı, daha sonra kızdı… Kendisinden para almadığı için, vereceği avukatlık hizmeti de pek tabii bu kadardı. Sonrasını, ne zaman müsait bir zamanım olursa değerlendiririz. Şimdilik ayrı yaşamanız ikiniz için de daha iyi diyerek olayı geçiştirdi. Bir bahane bulup, Bursa’ya bir dostunun yanına gitti. Sadiye Hanım olmadan geçirdiği her gün, kendisi için hayatının en güzel günleriydi. Eylül yarılanmıştı. Celil Bey, sonbahar imtihanlarına iki gün kala İstanbul’a dönmek üzere vapura bindi. Sadiye Hanım’dan mümkün olduğunca uzak olabilmek için Beyoğlu’nda kendisine bir pansiyon tuttu. Fakat sonradan tereddüt etti, zira kar kış kıyamette üniversiteye gidip gelmek onun için zor olacaktı.

Daha sonra Samatya’da ihtiyar bir ermeni kadının evinde oturan bir bekâr arkadaş aynı evde ona da bir oda teklif edince hemen razı oldu. Celil Bey, bu evde iki ay kadar gayet keyifli bir hayat sürdü. Vaktinin çoğunu üniversitede geçiriyor, kalan zamanını gazinolarda ve dost meclislerinde harcıyordu.

Bir akşam üstü Samatya’ya dönerken oğlu Rıfkı’yı gördü. Deyim yerindeyse yüreği birden hop etti fakat sanki oğlunu hiç görmemiş gibi yaparak yoluna devam etti. Oğlu Rıfkı peşinden koşsa da, ona karşı sert bir tavır takınarak: ‘’ne var ne istiyorsun hadi işine..’’ diyerek onu tersledi. Celil Bey’in çok sevdiği oğluna karşı neden böyle davrandığı bilinmez. Sadiye Hanım’ı hatırlattığı için mi, yoksa başka sebepler mi? Fakat oğlunu iyiden iyiye zayıflamış, eski püskü kirli kıyafetlerle görmek, Celil Bey’e çok dokunmuştu. Kim bilir, belki de Sadiye Hanım çocukla hiç ilgilenmiyordu. Rıfkı’nın bu hâli çok içine dokunmuştu.

Ertesi gün avukatına giderek, Rıfkı’yı almak istediğini söyledi: ‘’Fakat, bir evlât yahut evlâtlık sıfatıyla değil, bir arkadaş sıfatıyla… Sadiye Hanım’a eğer boşanmaya ve Rıfkı’yı bana vermeye razı olursa kendisine bir ev vereceğimi ve uygun bir aylık bağlayacağımı söyle, malımı bildiğim için bu şartlara sevine sevine razı olacağından eminim…”

Madalyonun Ters Tarafı, bir aile dramını önümüze seriyor. Karakterlerimiz yine olağanüstü vasıflar barındırmayan aramızdan insanlar. Kimya profesörü olan Celil Hıfzı Bey’in hayatı kederlerle dolu olsa da, hep kaderine boyun eğmeyi seçmiş sessiz bir karakter. Sadiye Hanım, Celil Bey’in tam tersine, çirkef ve kendisini Celil Bey’in hayatını
mahvetmeye adamış bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Hikâyenin sonu ise Celil Bey’in Sadiye Hanım’la boşanmaya karar verip, oğlu Rıfkı’yı bir ‘’arkadaş’’ olarak yanına almak istemesiyle bitiyor. Eskiden bu denli çok sevdiği oğlunu artık evlâdı olarak görmek istememesinin sebebi kendisine Sadiye Hanım’dan hatıra olması mı, yoksa bir çocuğun ‘’evlât’’ olarak sorumluluğu almak istememesi mi bilinmez. Fakat bilinen o ki, Sadiye Hanım’ın ve Celil Bey’in yapmış olduğu hataların sonucunu, oğulları Rıfkı tek başına sırtlıyor.

İncelemiş olduğum Salgın&Madalyonun Ters Tarafı hikâyeleri, cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze değin gerek aile içi gerekse toplumsal bir çok soruna değinmiş. Madalyonun Ters Tarafı, Salgın’daki kadar büyük hiciv ögeleri barındırmasa da gösteriş meraklılığının, sağlam temeller üzerine kurulmamış evliliklerin aileye ve özellikle çocuklara ne büyük zarar verdiğini gözler önüne seriyor. Tek kitapta birleşmiş olan bu iki öykü birbirinden tamamîyle ayrı konuları işlemiş olsalar da yazarın iki öyküde de okuyucuya belli nasihatlerde bulunmaya çalıştığı pek tabii çok açık.

Reşat Nuri Güntekin’in “Salgın”ı: Uzun Yıllar Önce Yazılmış Olmasına Rağmen…


Comments

%d blogcu bunu beğendi: