Cadılar; Ortaçağ’ın Günah Keçileri

Ortaçağ sonlarının modern cadı kimliği 15. yüzyıldan itibaren cadı avına sahne olan ve farklı coğrafyalarda yaşayan tüm toplum kesimlerinin ortak bilincini meşgul eden bir fenomen olarak hep gündemde olmuştur.24 dk


Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından Rönesans’ın başlangıcına kadar olan yaklaşık 1000 yıllık dönem tarihte Orta Çağ olarak adlandırılmaktadır. Roma’nın etkinliğinin nispeten hissedildiği bir süreci, barbar saldırılarını, feodal düzeni, Haçlı Seferleri’ni, Avrupa, Anadolu ve Orta Doğu’da Müslüman-Hıristiyan çatışmasını, feodalitenin zayıflama sürecini ve kentlerin yeniden önem kazanışını içermektedir. Bununla beraber, Orta Çağ’ın siyasal düşüncesi ve yapısını simgeleyen özellikleri Batı Avrupa’ya hâkim olan feodalite ve güçlü Katolik kilisesidir. Avrupa’nın
Orta Çağ’da ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan kendinden önceki medeniyetlerden ayırt edici özellikleri kapalı tarım toplumlarının teokratik bir anlayışla yönetildiği feodal birimlerden meydana gelmesi, merkezi iktidarın yokluğu, yönetimde yerelliğin öncelikli olması ve toplumsal hayatın din çerçevesinde şekillenmesiyle Hıristiyanlığın kurumsallaşmasıdır. Orta Çağ’ın bu genel özelliklerinden yola çıkarken dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır. Bunlardan ilki, Orta Çağ’daki dinsel tartışmaların arka planında zengin bir felsefi çeşitliliğin bulunduğu gerçeği ikincisi ise oldukça geniş bir coğrafyayı ve uzun bir zaman dilimini kapsayan Orta Çağ’ın ve özellikle de
feodal yapılanmanın kendi içinde geçirdiği değişimlerdir.

Orta Çağ’da Avrupa’da barbar kralların yönettiği, halkın devlete sadakatinin söz konusu olmadığı bir toplum yapısı ve zamanla azalan etkisine rağmen temel güç ve düzen kaynağının kilise olduğu bir ortam bulunuyordu. Papalık da diğer bir Emperyal otoriteydi. Öte yandan çok sayıda küçük otorite birimi vardı. Emperyal otoriteyi tanımakla beraber, kendi hükümranlıklarını da ilan ediyorlardı. Düzeni bir arada tutan ve dışarıda kalan toplumlarla ilişkilerini belirleyen ise, tüm bu birimlerin kendilerini ortak bir paydada birleşen Hıristiyan Ülkesi’nin (Respublica Christiana)
parçaları olarak görmeleriydi.

Hıristiyanlığın bu dine mensup hükümdarlar tarafından Avrupa’da yaygınlaştırılması süreci çoğu zaman dinin kılıç zoruyla yayılması ve katliam ile din değiştirmenin birbirine karıştığı bir Hıristiyanlaştırma geleneğini çerçevesinde gerçekleşmiştir. Papalık hâkimiyetindeki Hıristiyanlık diğer dinlerin mensuplarına zorla kabul ettirilmeye çalışılmış, Papalık inancı kendi tekeline aldığından Hıristiyanlar dahi bu kurumun doktrinlerinden farklı düşündükleri
takdirde şiddete ve cezalandırmaya maruz kalmışlardır.

Hıristiyanlık, yalnız inanç boyutunda değil, devlet yönetiminde de temel hareket noktasını oluşturuyordu. Kendinden önceki Yunan ve Roma medeniyetleriyle karşılaştırıldığında Orta Çağ Avrupası’nın Platon ve Aristo gibi eski Yunan ve Roma düşünürlerinin devlet hakkındaki çeşitli görüşlerinden esinlendiği görülmektedir. Fakat bazı değişikliklere de gidilmiştir. Eski Yunan ve Roma’da devlet başlı başına bir amaç ve organik yapı olarak görülürken, Hıristiyanlık etkisindeki Orta Çağ’da bu anlayış değişmiştir. Teorik olarak dünyadaki her şey gibi devlet de bir araçtır. Esas olan ölümden sonraki hayattır. Devlet, siyasal iktidarını kendisine Tanrı’nın bahşettiği bir özelliktir
ve Tanrı’nın kendisine verdiği iktidar insanların devlete itaatini sağlamaktadır. Tanrısal görünümlerden biri olarak kabul edilen devletin kendi başına bir iktidar kaynağı olarak gücü tanrısal iktidar tarafından sınırlanmıştır.

Hıristiyanlığın Etkisindeki Orta Çağ Avrupası’nın Siyasal ve Toplumsal Görünümü

Orta Çağ Avrupası’nın topluluk anlayışı, Cermen kabilelerinin gelenekleri ve Roma İmparatorluğu’nun hukuki geleneğine dayanıyordu. Cermen kabile geleneği toplumcuydu, toplumun bir ortaklık çerçevesinde kendini yönetmesine ve savaş zamanlarında kendine bir lider olması için kral seçmesine dayanıyordu. Roma geleneği ise, teokratik bir devlet yapısı ve emperyal anlayışa dayanmaktaydı. Cermenlerin Hıristiyan olmasıyla, Orta Çağ Avrupası’nda kaynağı ilahi güç olan iktidar tarafından yönetilen yeni bir toplum anlayışı ortaya çıktı. Özellikle Roma İmparatorluğu’nun gücünü yitirdiği ve Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilen M.S. 4. yüzyıldan itibaren, merkezi iktidar yerini yerel iktidarı temsil eden senyörlüklere diğer bir ifade ile feodaliteye bıraktı.

Kilise ve Papalık

Gelişinden itibaren Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılı bu dine inanlar açısından baskı ve zulüm altında geçmişti. Roma İmparatoru Konstantin tarafından M.S. 313 yılında Milano Fermanı ile Hıristiyanlığın öğretilmesinin özgür bırakılmasının ardından ise kilise hızla güçlenmeye başladı. Kilise hiyerarşik örgütlenmeye sahip bir devlet kurumu olarak ortaya çıkmış, Hıristiyanlık da Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelmiştir.

Hıristiyanlık eşitlikçi öğretilere sahip bulunmakla beraber kilise en başından itibaren eşitliksiz ve hiyerarşik bir yapı arz etmiştir. Dinsel törenleri yönetme yetkisine sahip kişilere rahip veya piskopos deniliyordu. Zaman içinde cemaat içindeki dinsel tartışmaları çözümleme yetkisinin tek bir rahipte toplanması, onun da piskopos olarak anılması söz konusu oldu. Papalık kurumunun temeli ise, Roma’da şehit olan havari Aziz Petrus’un kurduğu Roma Kilisesi’nin diğer kiliselerden üstün olduğu görüşüne dayanır.

Roma İmparatorluğu’nda piskoposluklar idari birimler paralelinde örgütlenmişlerdi. Zaman içinde dinsel öğretiyle ilgili ortaya çıkan fikir ayrılıkları ve anlaşmazlıklar konusunda Roma Kilisesi’nin ve Roma piskoposunun diğer kilise ve piskoposlardan üstün olduğu kabul edilmiştir. Böylece Hıristiyanlık, Roma Kilisesi’nin mutlak otorite olduğu katı bir hiyerarşik kiliseler düzeni çerçevesinde örgütlenmiştir. Roma Kilisesi’nin dinsel öğretilerin yorumlanmasındaki bu üstün konumu zamanla onun dünyevi işlerle ilgili kararların alınmasında da tek merci haline gelmesini
sağladı.10 Kilisenin giderek dünyevileşmesi, zenginleşmesi ve güçlenmesi karşısında ise Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki eşitlikçiliği ve çileciliği benimseyen dini yaklaşımlar gündeme geldi. Manastırlar bedeni değil ruhu tatmin etme amacı güden, aşırıya varan çilecilik uygulamalarının da görüldüğü yerler olarak ortaya çıktılar. Hiyerarşik ve örgütlü kilise sistemi ile karşılaştırıldığında manastırlar bu yapının dışında kalan kurumlardı.

Hristiyanlığın Siyasal Görüşleri

Hıristiyanlık, Yahudiliğin insan doğası hakkındaki görüşlerine paralel biçimde insanın günahkâr olarak doğduğunu ve bu dünyadaki yaşamın da bir ceza olduğunu ileri sürer. İnsanın ilk günahtan önceki haline yani özgürlüğüne kavuşması, içindeki vicdana uyması ve dinin öğretilerini yerine getirmesi ile mümkün olabilecektir.  İnsanlık için kurtuluşun bu dünyada mı yoksa ölümden sonraki hayatta mı gerçekleşeceği konusu, insanların toplumda eşitsizliğe neden olan siyasal yapılar karşısındaki tutumunu da belirlemektedir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde hâkim siyasal görüş Pasifizm olmuştur. Pasifizm amaca ulaşmak için zor kullanmayı ve savaşmayı kesinlikle reddeden bir anlayıştır.

Özellikle Hıristiyanlığın gelişinden Roma tarafından kabul görmesine kadar geçen yaklaşık üç yüzyıllık dönemde çoğu kişi birey ve vatandaş olarak pasifist yaklaşımı, bir yanağına vurana öbürünü de çevrime görüşünü benimsemişlerdir. Fakat önde gelen Hıristiyan din adamı düşünürler (Kilise Babaları) bir siyasal otorite tarafından adil bir yaklaşımla güç kullandığında bunun insanlığa yarar sağladığını düşünmüş ve bireysel alan ile kamusal alan yani vatandaşın devlete karşı görevleri arasında bir ayrıma gitmişlerdir. İnsanlar özel hayatta kendilerine zarar
verenlere yine diğer yanaklarını çevirmeye devam edebilirlerdi fakat toplumun iyiliği adına devlet güç kullanmaya karar verebilirdi. Bununla beraber, Kilisenin etkinliği ile Roma İmparatorluğu’nun siyasal hâkimiyeti arasındaki ilişki gerilimliydi. Hıristiyanlığın I. Theodosius döneminde resmi din haline gelmesine rağmen bir örgütlenme olarak Kilise, İmparatorlukta resmi yere sahip değildi, bir baskı grubuydu.

M.S. 5. yüzyılda İmparatorluğun çökmeye başlaması ve ikiye ayrılmasının ardından ise Kilise kendi siyaset felsefesini oluşturmaya başladı ve siyasal iktidarla olan ilişkileri değişim gösterdi. 9. yüzyıldan itibaren, güçlenen yerel siyasal yapıların kiliselerin ve manastırların mal varlıklarına el koymaları ve gerek rahiplerle piskoposların gerekse Papa’nın aristokrasinin baskısı altına girmesi, Kilise kurumunu zayıflattı. 11. yüzyılda ise, Hıristiyan dünyasının içinde bulunduğu ahlaki yozlaşma ve güçsüzlük karşısında Papalık kendini yenilemeye gitti. 1073’te Papa seçilen VII.
Gregory ile reformlar hız kazandı. Gregoryen Reformları veya Papalık Reformları olarak adlandırılan bu süreçle birlikte bir zamanlar Karolenj yönetiminin küçük ortağı olan Papalık, bir tür Papalık Monarşisi oluşturdu. Papalık yerel kiliseler üzerindeki etkisini artırırken, kiliseler de halkın gündelik yaşamı üzerindeki etkinliklerini artırdılar. Bu dönemde Hıristiyan birliğinin sağlanması ve Ortodoks Kilisesi’nin Latin Kilisesi’nin egemenliği altına girmesi, Papalık Reformunun bileşenlerindendi. Kilisenin temel amacı Hıristiyanlığın sınırlarının genişlemesiydi.

Bunun yolları ise yeni toprakların fethi ile Hıristiyan ülkesinin genişletilmesi ve/ya bu dinden olmayanların Hıristiyanlığa geçirilmesi idi.  Yönetenler ve yönetilenlerin, ortak iyiliğine vurgu yapıldığı Orta Çağ’ın diğer belirleyici siyasal özellikleri Hıristiyanların savunulması, düşmanların yenilmesi ve adaletle hükmedilmesiydi.

Ortaçağ’da Toplumsal ve Siyasal Birim Olarak Kent ve Feodalite

Orta Çağ’ın başlarında Avrupa’da kentlerin giderek eski görkemlerini yitirdiklerini, nüfuslarının azaldığını, hatta kimilerinin hayalet yerleşimlere dönüştüğünü ifade etmek olasıdır. Mumford, bu dönem kentlerini şöyle betimlemektedir:

“Kentlerin barındırdıkları nüfus azalmış, insanların faaliyetleri sınırlanmıştı. Yaşamları artık kendilerini koruyamadıkları akınlara her geçen gün daha fazla maruz kalıyordu. Bir zamanlar emniyetlerini sağlayan ve onlara zenginlik getiren anayollar, artık barbarların akınlarını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Geriye kalan nüfus, istilacı bir ordu, sıra kemerli bir köprünün yıkılması ya da birkaç kötü hasadın ardından dağlara, tepelere çekiliyordu… Kent yaşamı, her zamanki rutinlerini yerine getirecek yeterli insan sayısının yokluğu nedeniyle çürürken, bir zamanlar zengin olan, fakat daha sonra dara düşmüş bir ailenin eski mallarını teker teker rehinciye bırakması gibi eski binaların içindeki mobilyalar, araç ve gereçler yağmalanıyordu. Buna karşılık kırda saklanacak bir yer, kentteki saraya bedeldi.”

Kentler üzerindeki bu baskı ve kentlerin giderek daha güvensiz alanlar haline gelerek barındırdıkları insan nüfusunu kaybetmeleriyle birlikte, kentler kelimenin tam anlamıyla Kiliseye kalmıştır. Pirenne’in ifade ettiği gibi, ticaretin azalmasının ve yabancı tüccarların göçmelerinin Kilise üzerinde hiçbir olumsuz etkisi olmamış, tersine kentlerin nüfusu azalıp, kentler yoksullaşırken piskoposların gücü ve zenginliği artmıştır. Ortaya çıkan yeni örgütlenmeler kent ve çevresinin yönetimsel bağını koparırken geleneksel kentsel özerk yönetimin sonunu getirmiştir.

İtalya’da 700’lere gelindiğinde kent meclisleri ortadan kalkmış ve en büyük mülk sahibi konumuna erişen piskopos artık kente tek hükmeden olmuştur. Pirenne, kentlerin durumu şöyle ifade etmektedir:

“Birçok kentin sürekliliği, bir piskoposun varlığına borçlu hale gelmişti. Öyle ki, altıncı yüzyılın başlangıcından itibaren ‘civitas’ sözcüğü ‘piskoposluk kenti’, piskoposluğun merkezi anlamını kazanmıştı.”

Öte yandan, ifade edildiği üzere, feodalite, Orta Çağ Avrupası’nın hâkim üretim, yaşam ve siyasal rejimi olarak özellikle 8. yüzyıldan itibaren kurumsallaşarak yaygınlaşmıştır. Bu sistemin amacı, düzenin sağlanması ve bunun da yükümlülük ve adalet ilkeleri çerçevesinde, senyör ile vassal yani ona bağlı olanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve günlük hayatın dine uygun yaşanması çerçevesinde gerçekleştirilmesiydi.

Ekonomik, Toplumsal, Siyasal Yansımalarıyla Feodalite

Gerek askeri gerekse siyasi açıdan parçalanmışlığı simgeleyen feodalite, tartışmalı ve farklı açılardan ele alınmış bir kavramdır. Feodalite tanımlaması Orta Çağ’da yaşayanların kendi siyasal düzenlerine verdikleri bir isim değildi. Feodalite, 17. yüzyılda Orta Çağ’ı tasvir etmek için ortaya atılmış bir kavramdır. Feodal düzenin oluşmasını sağlayan savaşlar, ittifaklar, evlilikler ve ekonomik ilişkiler aynı zamanda bu düzenin bozulmasını da etkileyen faktörler oldular.

Yine Orta Çağ’ın özellikle ilk zamanlarında yaşayanlar Batı Roma’nın barbar istilaları sonucunda yıkılmış
olduğunun ve Antik dönem feodalite ayrımının da günümüzde algıladığımız biçimiyle farkında değillerdi. Çünkü halen hüküm süren İmparatorlar vardı ve barbar istilalarıyla gelen göçler bazı bölgelerde yerel yaşamın içinde erimişler, ticaret ve üretimi engellememişlerdi.

Orta Çağ’da mülkiyete dayalı siyasal ve ekonomik egemenlik hakları iç içe geçmişti. Bir toprak parçasını elinde tutmak aynı zamanda orada yaşayan insanlara, mallarına ve onların tarımsal faaliyetlerine de hükmetmek anlamına geliyordu. Bununla beraber toprak kimseye ait değildi, feodal yönetici onu bir üstündeki yönetici veya kral adına yönetme ve ekonomik gelirlerini kullanma hakkına ve asker besleme yükümlülüğüne sahipti. Bu nedenle hukuki açıdan küçük feodal birimler birer bağımsız devlet değillerdi. Görüldüğü gibi feodalite, siyasi ve yönetsel bir sistem
olmanın ötesinde, öncelikle ekonomik bir sistemdir. Ancak, Avrupa’nın o dönem içinde bulunduğu çalkantılı durum, güvenliğe duyulan gereksinim, kıtanın coğrafi ve topografik özellikleri feodalitenin gelişimini hızlandırmış, “kuleler ve kaleler”den müteşekkil kentler Avrupa geneline yayılmıştır.

Cadı Kimdir?

Ortaçağ’ın sonunda ortaya çıkan modern cadı kavramının içerdiği kollektivum (topluluk adı) bunların beslendiği geleneksel kaynakların izlenmesinde ve toplamı olduğu tüm düşsel varlıkların kavranılmasındaki güçlükler, kısa, anlaşılabilir bir tanım yapılmasını neredeyse imkansız kılmaktadır.

Ortaçağ sonlarının modern cadı kimliği 15. yüzyıldan itibaren cadı avına sahne olan ve farklı coğrafyalarda yaşayan tüm toplum kesimlerinin ortak bilincini meşgul eden bir fenomen olarak hep gündemde olmuştur. Modern anlamda cadı, insanlığın varoluşundan itibaren efsanelerde, destanlarda ve masallarda yaşayan çok sayıda düşsel varlığın ortaklaşa oluşturduğu bir üst biçim olarak kavramlaştırılabilir. Çok sayıdaki düşsel varlık, yetenekleriyle Ortaçağ insanının hiç de yabancısı olmadığı insanlar, giderek kendisi olan falcı, kahin, iklim cadısı, otacı, rüya tabircisi, zehir terkipçisi, büyücü gibi farklı kimliklerde yaşatılmıştır. Süreç içinde düşsel bir varlığın gücünü bir ölümlüye devretmesi Kilise’ye kendisini aşan bu gücün kaynağını araştırmasının yanı sıra geçmişiyle yüzleşme olanağı da vermiştir. Geleneksel cadı inancını oluşturan unsurların en önemlilerinden biri olan ve 9. yüzyıldan itibaren giderek belirginleşen ‘demon kadın’ kimliği, Hristiyan cadısının öncülü, modern cadının en önemli stereotiplerinden biridir.

Avrupa’da 14. yüzyılın başına kadar geleneksel kimliğiyle öne çıkan cadı, bu dönemden itibaren Reformasyon sürecini hazırlayan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların da dayatmasıyla, Katolik Kilisesi’nin sıkıca sarıldığı bir ‘günah keçisi’ haline getirilmiştir. Kötülük ilkesine kaynaklık ettiğine inanılan çok sayıda düşsel form modern cadı kavramının oluşum sürecinde etkili olmuştur. Bunların bir kısmı cadı benzeri geleneksel , folklorik figürlerdir; bir kısmı da Katolik Kilisesi’nin tahammül edemediği amansız düşmanlardır. İkinci grupta yer alan Şeytan, Hristiyanlığın ezeli düşmanı olarak ayrı bir öneme sahiptir. Şeytan bizzat kötülüğün kendisi olarak cadıyla yaptığı işbirliğinden sorumluyken, diğer yandan cadı kimliği içinde kötülüğün tini olarak var olmuştur.

Şeytan ile işbirliğine gir(e)memiş bir cadı kimliğinin kriminalize olması mümkün değildir. Tanrı’nın varlığına, Papa Hazretleri’nin hükümranlığına karşı bir komplonun içinde olmak sıradan bir büyücünün gücünü fazlasıyla aşar; Şeytan’ın yeryüzünde hakimiyetini kurmak amacıyla kendisine sunduğu imkanlar ölçüsünde geliştirilebilir. Cadının Şeytan’la yaptığı işbirliği sonucunda Kilise’nin varlığına son vermeye, Hristiyanlığın kutsal saydığı değerleri yok etmeye yönelik işlediği suçlara verilecek cezalar, Kilise hukukunun sınırları içinde aforoz, nedamet vb. hafif cezalarla geçiştirilemeyecek kadar büyük ve önemlidir.

  1. yüzyıldan itibaren 18. yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 400 yıl boyunca Avrupa insanının gündeminden düşmeyen cadı, Avrupa coğrafyasını oluşturan ülkelerin kültürlerine özgü bir kimlik olarak karşımıza çıkar.

Batı kültürlerinde cadıları konu alan destanlarda, cadı masallarının aksine çok daha bireyselleştirilmiş bir cadı tiplemesi söz konusudur. Bunlar eski fırtına tanrılarından türemiş rüzgar ve hava cadıları; (kötü) ev ruhları destanlarından gelen Werwolf , Alp ve Trude’ dir. Cadıları konu alan destanlarda tasvir edilen kara güç sahiplerinin, doğaüstü güçlerine rağmen Hristiyanlık, Şeytan (ve işbirlikçileri) ile girdiği her sınavı başarıyla vermiş, Şeytan’ın Kilise karşısındaki güçsüzlüğü her seferinde bir kez daha ispatlanmıştır. 14. yüzyıla kadar ‘cadı’ kelimesine literatürde çok ender rastlanmakla birlikte Lamia, Empusa, Striga ve eş anlamlısı olan Unholde sıklıkla kullanılan
kavramlardır. Ancak Avrupa’nın kuzeyinde ve Almanca konuşan bölgelerde halk dilinde ‘cadı’ kelimesi tüm diğer büyücü-demon tanımlarını kapsayacak bir ‘üst anlam’ a sahip olmuştur.

Taraklı Cadı’.
Paul Klee’nin litografisi (1922)
Ortaçağ Dünyası ve Cadı İnancının Gelişimi

Ortaçağ’ın cadı kimliği, Hristiyanlığın ve feodal mitolojinin bir ürünüdür. Oluşum sürecinde Antikçağ’ın demon kültü, kötü ruhların varlığına olan inanç, Hristiyanlık öncesi putperest mitleri, kilise babaları ve düşünürlerin kutsal metinlere getirdiği yorumların belirleyici rolü olmuştur.

Hristiyanlık öğretisi, ruhun demonlar tarafından sürekli tehdit altında olduğuna ve inancı zayıf ruhların bir gün demonların emrine girebileceğine inandığı için Şeytan çıkarma ritüelini (egzorsizm) geliştirmiştir. Özellikle Ortaçağ’da ruhun demonlar (Şeytanlar) tarafından ele geçirilmesinde hokus-pokus ve hokkabazlık yöntemlerinin kullanıldığına, işin içinde şarlatanların olduğuna dair bir inancın ipuçlarına rastlanmaz. Herhangi bir toplumda ruhani dünya gerçeğe dönüştürülür , giderek gerçek dünyanın yerini almaya başlarsa düşmanlık ve huzursuzluk gerçek dünyaya hakim olur. Bu bağlamda ‘cadılık’ toplumsal huzursuzluğun dinsel bir kimlik içinde ifade
edilmesidir.

Hristiyanlar için cadılar kafirlerden -Yahudiler ve Müslümanlar- daha tehlikelidir. Ortaçağ Hristiyanlığının belirgin özelliklerinden birisi de dinamizminin, buna bağlı olarak asimilasyon  gücünün yüksek oluşudur.38 İlk yüzyıllarda kutsal kültler ve dinsel törenler, büyük ölçüde kafir mitleri ve büyücülük ritüelleriyle paralellik göstermektedir. Hristiyanlığın bu etkilerden temizlenmesi geç bir döneme yani 14-15. yüzyıllara denk düşmektedir.

  1. ve 12. yüzyıllarda yaşanan huzursuzluklar, 14. yüzyılda birbiri ardına gelen salgın hastalıklar ve açlık geniş toplum kesimleri arasında hoşnutsuzluklara neden olmuştur. 14. yüzyılın ‘Felaketler Yüzyılı’ olarak anılmasına neden olan unsurların başında ‘Kara Ölüm’ veba ilk sırayı almaktadır.  Bir taraftan kırsal kesimde ürün hasat edebilecek işgücünün kalmaması, kalanların da vebanın ulaşamadığı daha güvenli bölgelere göç etmeleri, tahıl üretimini önemli ölçüde düşürerek ürün fiyatlarının yükselmesine sebep olmuş, salgının etkisiyle azalan iş gücünün üretim kaybına neden olması, satın alma gücü zaten sınırlı olan kırsal kesim insanının açlıktan ölmesi sonucunu
    doğurmuştur.

Veba salgınının etkili olduğu dönemlerde iklim koşullarında görülen aşırı dalgalanmalar, tarladaki ürünü yok eden, açlık ve sefaleti hazırlayan bir diğer etmen olmuştur. ‘Felaketler Yüzyılı’nda yaşanan olumsuzluklarla cadılık arasında kurulacak dolaylı ilişki, salgın hastalıklar ve kötü iklim koşulları cadı avlarında görülen artış şeklinde ifade edilebilir. Bu noktada Avrupa’nın bazı bölgelerinin, cadı inancının yeşermesine ve giderek gelişmesine diğerlerine
göre daha elverişli olduğunu söyleyebiliriz. Cadılığın beslendiği kırsal kesim mitlerinin Ortaçağ başlarından itibaren var olduğu göz önünde bulundurulduğunda Hristiyanlığın etkisiyle 13.yüzyıldan itibaren belirginleşen modern cadı kimliğinin oluşum süreci daha kolay anlaşılır.

Cadılık, ne Kilise’nin inanç bütünlüğünün sağlanması gerçeğinden hareketle Hristiyanlıktan zararlı otların temizlenmesi çabalarıyla ne de kırsal kesim mitlerinin belirleyici etkisiyle açıklanabilir; cadılık, heretizmin42 varlık gösterdiği her yerde, kısa bir gecikmeyle de olsa, kendiliğinden yeşermiştir. Heretik grupların boy göstermediği bölgelerde cadılık (geleneksel büyücülük hariç) ya hiç var olmamış ya da yöresel, münferit olaylardan öteye geçmemiştir.

Hans Schauffelein, ‘Cadıların Zararlı Büyüleri’, Augsburg,
1511
Neden Cadıların Kadın Olduğu Düşünülür?

Yapılan araştırmalara göre, 14. yüzyılda cadılıkla suçlanan erkeklerin sayısı kadınlarınkine yaklaşırken, 15. yüzyılda kadın cadıların sayısı belirgin bir biçimde artmıştır. Kadın karşıtı söylemin kökenleri Aziz Augustinus’a kadar uzanmakla birlikte, 13. yüzyılda Aquinolu Tommaso kadınların cadılığa erkeklere göre daha yetenekli ve meyilli olduğunu savunmuştur.

  1. yüzyılda kadın (cadı) karşıtı literatürde büyük bir patlamanın yaşandığı istisnai bir dönem olarak
    dikkat çeker. Ruhban sınıfından engizitörler ve rahipler, hekimler ve hukukçular ağırlıkta olduğu sivil kesimde verilen çok şayıda eser arasında Malleus Maleficarum ayrı bir önem taşır. Malleus Maleficarum ‘un yayımlandığı döneme kadar belirli kesimlerin ayrıcalıklı üyelerinin tekelinde olan cadılarrı takip, sorgulama, yargılama ve infaz süreci ilk kez herkesin, özellikle de basit taşra rahiplerinin anlayabileceği bir dille ifade edilmiştir. Malleus Maleficarum ‘un cadı takiplerinin yaygın bir sürek avı haline getirilmesindeki katkısı, kuşkusuz literatüre getirdiği bazı yeni tanımlamalarla olmuştur; örneğin, kadınlar zihinsel ve ahlaki açıdan erkeklerden daha zayıf
    yaratıklardır.

  2. yüzyıla ilişkin bu yargının sürekli olarak yinelenmesi, izleyen iki yüzyılda cadının cinsiyetinin kadın olduğu yönünde çok önemli bir kabulü beraberinde getirmiştir. Cadı kimliğinin kadınla özdeşleştirilmesinin önemli bir nedeni de, birçok kültürde büyü geleneğinin kadınların tekelinde olmasıdır. Avrupa’da cadı kimliğinin gelişmesinde heretik akımların etkili olması, yine heretik grupların dünya görüşlerinin geleneksel büyü tasarımlarından beslenmesi, cadılığın ‘kadın işi’ olduğu görüşünü desteklemiştir. Aşçılık, hastabakıcılık, ebelik ve ev işleri gibi
    geleneksel rol paylaşımı içinde tamamen kadınlara ait alanların olması, kadınlarla cadılık arasındaki
    ilişkiyi ortaya koyar niteliktedir.

Kadını ‘yaratılıştan cadılığa yatkın zayıf bir yaratık’ olarak tanımlayan Malleus Maleficarum ‘un yazarı Heinrich Kramer tarafından dile getirilen bu nefret, Hristiyanlıkla yaşıt olan, belki de daha eskilere giden bir geleneğin grotesk bir yansımasıdır. Paulus kölelerin efendilerine, kadınların kocalarına itaat etmelerini öğütler. Kadınla evin reisi erkek arasında kurulmak istenen bağ, inançlı Hristiyanlarla Kilise’nin hamisi Hazreti İsa arasında var olduğu
peşinen kabul edilen ilişkiye benzetilebilir. Bu yaklaşım içindek Ortaçağ teologları, kadının doğası itibarıyle zayıf olduğuna yeniden inanılır olmuşlardır. Kadınların cadılıkla suçlanma nedenlerini sadece cinsiyet faktörüne indirgemek veya bir dizi neden arasında sadece cinsiyet faktörünü bütünüyle öne çıkararak diğer nedenleri göz ardı etmek 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, hızla gelişen feminist hareketin düştüğü bir hatadır.

Yaklaşık 400 yıllık bir döneme yayılmış cadı avı tarihini tek bir nedenden yola çıkarak açıklama çabaların bir bölümünün kaynağı akademik çevreler olsa bile ciddiye alınması mümkün değildir. Tarihsel bir olgu plan cadı avının nedenlerinin araştırılması, sürecin kensdisini besleyen koşulların varlığı bir bütün olarak ortaya konulmadıkça
anlaşılamaz. Sonuç olarak kadınların cadılığa ‘katılımı’ konusunun feminist araştırmacılara tarafından çokça abartıldığını söyleyebiliriz.

‘Cadıların Şabatına Hazırlık’. Hans Baldung Grien’in bakır gravürü, 1510.
Cadı Avı Çağı

Cadı (Hexe) kavramına hukuki bir metinde ilk kez 1419 yılında Luzern’de yayımlanan mahkeme tutanağında rastlanılmakla birlikte, kavramın ilk kez 1293 yılında kullanıldığı bilinmektedir. 1420-1440 yılları arasında Fransa ve İsviçre Alpleri’nde heretik Valdesçiler’e karşı sürdürülen takip sürecine bir dizi malefici davası da eklenir. Bu davalrda sadece Şeytan’la işbirliği sonucunda yapılan ayinler, Şeytan’a kurban edilen çocuklar değil, ayinlere yapılan uçuşlar, gece yolculukları da suçlamalar arasında yer almaya başlar. Engizisyon bu dönemde cadıları, heretik gruplarla yakın işbirliği içinde olan ‘yeni bir tarikat’ ın üyeleri olarak kabul eder.

Bu kabul ediş, tüm ‘Cadı Avı Çağı’ nda gelişerek cadı avında belirleyici bir rol oynar. Engizisyon, büyücüden farklı
olarak cadıyı, büyücü gibi birey olarak değil, Hristiyan dünyasına karşı yürütülen komplonun bir parçası olarak kabul eder. Böylece cadılık 15. yüzyıın literatürüne Şeytan’a tapan, zararlı büyü için Şeytan’dan emir alan yeni bir tarikat olarak girmiştir.

Cadı Avını Hazırlayan Koşullar ve Süreci

Günümüz tarihçileri, cadı avı adı altında Avrupa’da 350 yıla damgasını vuran terör dalgasından hareketle, 1430-1780 yıllarını kapsayan dönemi ‘Cadı Avı Çağı’ olarak nitelendirmektedirler. Ortaçağ sonları ve Yeniçağ başlarını kapsayan 350 yıllık dönemde yaşanan cadı avı çılgınlığının yayıldığı coğrafyanın Avrupa ülkeleriyle sınırlı olduğu görülmektedir.

Avrupa’da cadı avının hangi yoğunlukta yaşandığının temel göstergesi kurban sayısı olmakla birlikte, takip sürecinde sürelilik ve belirli merkezler infaz sıklığı belirleyici diğer unsurlar öne çıkmaktadır.  Avrupa’da cadı avlarının en yoğun olarak yaşandığı dönem 1560-1630 yılları arasına denk düşer. Bu dönemde, 1580’li yıllar ve 1626-1630 arası avın ‘katliam’ boyutlarına ulaştığı dikkat çeker. 17. yüzyılın kalan bölümünde de dalgalar halinde cadı avları söz konusudur.

Ortaçağ sonlarında Avrupa’da yaşayan halklar arasında var olan dinsel, siyasal, kültürel ve ekonomik farklılıklar, cadı avı davalarının özellikle de Almanya gibi çok saıda küçük teritoryumdan oluşan ülkelerde, Fransa gibi merkezi otoritenin kuvvetli olduğu ülkelere göre daha yoğun yaşanmasında önemli bir rol oynamıştır.

  1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern cadı kavramının belirginleşmesiyle ivme kazanan cadı davalarında 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren patlama yaşanmasının başlıca nedeni, Avrupa’da her alanda yaşanan köklü ve hızlı değişim sürecinin ekonomik ve toplumsal hayat üzerindeki etkileridir. Cadı/büyücü avı, Reformasyon öncesi
    Ortaçağ sonlarında, Katolik Kilisesi’nin sivil otorite karşısında giderek zayıflayan, tükenen gücünü sürdürebilmesine imkan tanıyan son araçtır. Ancak bu silah beklenmedik bir şekilde veya öngürülebileceği üzere, ruhban kesiminden sivillerin eline geçmiş, çok daha etkili bir biçimde kullanılmaya başlamıştır.

Toplumsal yaşamadaki hızlı dönüşüm, sınıflaşmaya doğru giden yolun açılması, idelojik ve hiyerarşik bir örnekleşme, muhaliflerin geleneksel yöntemlerle tasfiyesine imkan vermemekte ve yeni yapılanmalar gövde gösterisini gerekli kılmaktadır. Yargılama hukukunda sivillerin ağırlığının artması, verilen cezalarda da etkisini belirgin bir biçimde göstermektedir.Sadece büyücüler ve cadılar değil, katiller, zina yapan kadınlar, fahişeler, çocuk
katilleri, hırszılar, hokkabazlar, dilenciler, soylular, serseriler ve rahipler, kısaca toplumsal huzuru bozduğu düşünülen herkes hızla yargılanarak darağacına gönderilmektedir.

Yeniçağ başlarında belirginleşen bu ceza anlayışıyla, Ortaçağ’ın ilk cadı davalarında kadınların ‘ayrıcalıkları’ büyük
ölçüde bitmiştir. Artık her gelir grubunun, her statüdeki yaşlı ve genç işlediği suç nedeniyle cinsiyetine bakılmaksızın işkence görmekte, yargılanarak ölüme mahkum edilebilmektedir. Bilindiği gibi tarım toplumları için iklim koşulları her dönemde belirleyici rol oynamıştır.

Cadı yazınında, özellikle de 1560’tan itibaren havaların soğumasıyla yaşanan ‘Küçük Buzul Çağı’ aynı dönemde başlayarak giderek zirveye ulaşan cadı avının açıklanmasında önemli bir unsur olarak görülmektedir. Cadı avlarını motive eden bir unsur olarak görülen iklim dengesizliklere çarpıcı bir örnek 1568 yılından verilebilir. ”Ren Bölgesi’nde (Almanya) kış, haziran ortasına kadar sürmüş ve beklenen ilkbahar bir türlü gelmemiştir. Uzun süren kışın, kıtlığın tek sorumlusu cadılardır. Trier başpiskoposu Pfalzel’de, büyü yaparak kışın uzun sürmesine neden olduklarını işkenceyle itiraf ettirdiği 118 kadın ve 2 erkeği yakmıştır. Böylece büyü yaparak iklimlere müdahale eden ve doğal düzeni bozan cadılara gereken ceza verilmiş olur.”56 Bu yaklaşım temel olarak olumsuz hava koşulları, uzun süreli ve aşırı ısı düşüşü sonucunda oluşan kötü hasata cadıların neden olduğu savına dayanır.

Cadı ve Cadı İnancının Resim Sanatına Yansıması

‘Cadı Avı Çağı’ boyunca sadece yazın alanında değil, görsel sanatlarda da cadıları ve eylemlerini konu alan resimler, gravürler, karikatürler propaganda bildirileri üretilmiştir. 15.yüzyılda ahşap ve bakır baskı tekniği kullanılarak üretilen gravürlerin büyük çoğunluğu, birbiri ardına yayımlanan eserlerde, cadılar ve zararlı büyü eylemleri üzerine bilgiler içeren, Kilise tarafından propaganda amaçlı tek sayfalık bildirilerde kullanılmıştır. 16. yüzyılın ilk yarısından itibaren, o döneme değin anlatıcı, uyarıcı ve öğretici yönü ağır basan eserler için üretilen büyücü ve cadı
gravürlerinin yanı sıra demon, Şeytan, cennet-cehennem, kıyamet günü, ölümcül günahlar, ölüm, Eski ve Yeni Ahit’ten alınmış mucize öyküleri ve benzeri motiflerin tuvale aktarılmasıyla, cadıları konu alan gravürlerin görece soyut ve durağan anlatımı yerini canlı, ayrıntılı, devingen ve o ölçüde de renkli ürünlere bırakmıştır.

Demonların ve cadıların dünyasına sanatçıların giderek artan ilgisi, çok sayıda ürünün kısa sayılabilecek dönemde (15. ve 17. yüzyıllar arası) ortaya çıkmasına neden olmuştur. 16. yüzyılda Hans Schauffelein, Hans Baldung Grien Albrecht Dürer gibi sanatçılar gravür sanatının bu alanda zirvesini oluştururken, 17. yüzyılda Hollanda ve Belçika’dan Jacob C. Van Ootstsanen, II. Jacques de Gheyn, Hieroriymus Franken, Michael Herr, Frans Franken, ve David Teniers gibi sanatçılar konuların seçimi ve kullandıkları tekniklerle öne çıkmışlardır. Bu sanatçıların resimlerine yansıyan dünya bütünüyle cadı karşıtı yazının biçimlendirdiği şekilde resmedilmiştir.

Temelde amaçlanan, cadıların yasaklanmış, sapkınlık dolu eylemlere katılımların tasviri ve resme bakanın hem arzu ve istek ( çıplak, cadı vücutlarının çekiciliği) hem de tiksinti ve nefret (zararlı eylemlerinden dolayı) gibi şiddetli duyguları aynı anda hissetmesini sağlayabilmektir.

  1. yüzyılın ilk yarısında verdiği örneklerle öne çıkan Hans Schauffelein’in ahşap gravürü ‘Cadıların Zararlı Büyüleri’ , Ulrich Tengler’in popüler hukuk kitabı Layenspiegel in 1511 tarihli ikinci baskısında yayımlanmıştır. Resmin sol ve sağ üs köşelerinde keçilerin üstünde şabat ayinine uçan iki cadı tasviri yer alırken resmin ortasında bir tepede veya bir dağın zirvesinde sırtında Şeytan’ı betimleyen bir yaratık taşıyan bir adam, elinde sepet taşıyan bir başka adamla konuşmakta veya bir şeyin pazarlığını yapmaktadır. Döneme ait başka gravürlerin de belirleyici özelliği olan bir
    husus dikkat çekicidir: Cadılar sadece yaptıkları eylemlerle tanımlanır; dış görünüşleri, fiziksel durumlarıyla ‘cadı’ olarak tanımlanırlar. Giysileri, yaşları veya benzerlik kimlik işaretleri haklarında bilgi sahibi olamadığımız cadılar, zararlı eylemleriyle tanımlanırlar.

Grien’in 1510 tarihli ‘Cadı Şabatına Hazrılık’ isimli bakır gravüründe bir ormanda veya orman girişinde şabat ayini için hazırlık yapan cadılar konu edilmektedir. Bu gravürde yoğun duman çıkaran bir testi çevresinde toplanmış farklı yaşlarda üçcadı görülmektedir. Sağ tarafta üç sapanla oluşturulmuş büyülü üçgen içinde bacakları arasında bir testi olduğu halde oturan bir cadı, sol tarafta sırtı dönük olarak oturan ve bir elini büyülü üçgeni oluşturan sapanlara dayayan, sol eline de bir kupa tutan cadı görülmektedir.

Sonuç Olarak;

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından Rönesans’ın başlangıcına kadar olan yaklaşık 1000 yıllık dönem tarihte Orta Çağ olarak adlandırılmaktadır. Roma’nın etkinliğinin nispeten hissedildiği bir süreci, barbar saldırılarını, feodal düzeni, Haçlı Seferleri’ni, Avrupa, Anadolu ve Orta Doğu’da Müslüman-Hıristiyan çatışmasını, feodalitenin zayıflama sürecini ve kentlerin yeniden önem kazanışını içermektedir. Papalık hâkimiyetindeki Hıristiyanlık diğer dinlerin
mensuplarına zorla kabul ettirilmeye çalışılmış, Papalık inancı kendi tekeline aldığından Hıristiyanlar dahi bu kurumun doktrinlerinden farklı düşündükleri takdirde şiddete ve cezalandırmaya maruz kalmışlardır.

Ortaçağ sonlarının modern cadı kimliği 15. yüzyıldan itibaren cadı avına sahne olan ve farklı coğrafyalarda yaşayan tüm toplum kesimlerinin ortak bilincini meşgul eden bir fenomen olarak hep gündemde olmuştur. Avrupa’da 14. yüzyılın başına kadar geleneksel kimliğiyle öne çıkan cadı, bu dönemden itibaren Reformasyon sürecini hazırlayan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların da dayatmasıyla, Katolik Kilisesi’nin sıkıca sarıldığı bir ‘günah keçisi’ haline getirilmiştir. Cadının Şeytan’la yaptığı işbirliği sonucunda Kilise’nin varlığına son vermeye, Hristiyanlığın kutsal saydığı değerleri yok etmeye yönelik işlediği suçlara verilecek cezalar, Kilise hukukunun sınırları içinde
aforoz, nedamet vb. hafif cezalarla geçiştirilemeyecek kadar büyük ve önemlidir. 15. yüzyıldan itibaren 18. yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 400 yıl boyunca Avrupa insanının gündeminden düşmeyen cadı, Avrupa coğrafyasını oluşturan ülkelerin kültürlerine özgü bir kimlik olarak karşımıza çıkar.

Hristiyanlar için cadılar kafirlerden -Yahudiler ve Müslümanlar- daha tehlikelidir. Ortaçağ Hristiyanlığının belirgin özelliklerinden birisi de dinamizminin, buna bağlı olarak asimilasyon gücünün yüksek oluşudur. İlk yüzyıllarda kutsal kültler ve dinsel törenler, büyük ölçüde kafir mitleri ve büyücülük ritüelleriyle paralellik göstermektedir. Hristiyanlığın bu etkilerden temizlenmesi geç bir döneme yani 14-15. yüzyıllara denk düşmektedir. Cadı kimliğinin kadınla özdeşleştirilmesinin önemli bir nedeni de, birçok kültürde büyü geleneğinin kadınların tekelinde
olmasıdır. Avrupa’da cadı kimliğinin gelişmesinde heretik akımların etkili olması, yine heretik grupların dünya görüşlerinin geleneksel büyü tasarımlarından beslenmesi, cadılığın ‘kadın işi’ olduğu görüşünü desteklemiştir. Aşçılık, hastabakıcılık, ebelik ve ev işleri gibi geleneksel rol paylaşımı içinde tamamen kadınlara ait alanların olması, kadınlarla cadılık arasındaki ilişkiyi ortaya koyar niteliktedir.

Günümüz tarihçileri, cadı avı adı altında Avrupa’da 350 yıla damgasını vuran terör dalgasından hareketle, 1430-1780 yıllarını kapsayan dönemi ‘Cadı Avı Çağı’ olarak nitelendirmektedirler. Ortaçağ sonları ve Yeniçağ başalarını kapsayan 350 yıllık dönemde yaşanan cadı avı çılgınlığının yayıldığı coğrafyanın Avrupa ülkeleriyle sınırlı olduğu görülmektedir.

Avrupa’da cadı avının hangi yoğunlukta yaşandığının temel göstergesi kurban sayısı olmakla birlikte, takip sürecinde sürelilik ve belirli merkezler infaz sıklığı belirleyici diğer unsurlar öne çıkmaktadır. 5. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern cadı kavramının belirginleşmesiyle ivme kazanan cadı davalarında 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren patlama yaşanmasının başlıca nedeni, Avrupa’da her alanda yaşanan köklü ve hızlı değişim sürecinin ekonomik ve toplumsal hayat üzerindeki etkileridir.

‘Cadı Avı Çağı’ boyunca sadece yazın alanında değil, görsel sanatlarda da cadıları ve eylemlerini konu alan resimler, gravürler, karikatürler propaganda bildirileri üretilmiştir. 15. yüzyılda ahşap ve bakır baskı tekniği kullanılarak üretilen gravürlerin büyük çoğunluğu, birbiri ardına yayımlanan eserlerde, cadılar ve zararlı büyü eylemleri üzerine bilgiler içeren, Kilise tarafından propaganda amaçlı tek sayfalık bildirilerde kullanılmıştır. Sanatçıların resimlerine yansıyan dünya bütünüyle cadı karşıtı yazının biçimlendirdiği şekilde resmedilmiştir. Temelde amaçlanan, cadıların
yasaklanmış, sapkınlık dolu eylemlere katılımların tasviri ve resme bakanın hem arzu ve istek (çıplak, cadı vücutlarının çekiciliği) hem de tiksinti ve nefret (zararlı eylemlerinden dolayı) gibi şiddetli duyguları aynı anda hissetmesini sağlayabilmektir.


Comments

%d blogcu bunu beğendi: